15 Mart 2012 Perşembe

The Last King Of Scotland – İskoçyanın Son Kralı

2006 yapımı “The Last King Of Scotland” yakın tarihin dikkat çekici diktatörü İdi Amin’in hayatını anlatan bir film. Senaryo yetmişli yılların başında, babasının izinden giderek tıp fakültesini bitiren İskoçya’lı genç bir doktorun etrafında kurgulanmış. Meşhur altmışsekiz kuşağından olan genç adam, müesses nizama isyan hisleriyle, kendisine çevresi tarafından altın tepsi içinde sunulan bilindik, konforlu bir istikbali reddediyor. İsyanı o kadar derin ki doğduğu yerden, ailesinden, kendisine teklif edilen hayatttan kaçıp uzaklaşmak için eline bir yer küre modeli alıp çeviriyor. Tesadüfen parmağını koyduğu ilk ülkeye gitmeye karar veriyor ancak ilk olarak Kanada’nın tesadüf etmesi onu tatmin etmiyor. İkinci bir deneme yapıyor ve parmağı, filmin geçeceği Uganda’yı işaret ediveriyor.

Birkaç Sahnede Kuruluveren Hikâye 
Sadece birkaç saniyelik sekanslarla filmin kahramanı olan doktor karakterinin seyirciye tanıtılması sinema tekniği açısından, kurgu açısından takdir edilesi. İyi seçilmiş, iyi çekilmiş ve iyi oynanmış dört kısa sahne ile seyirci hikayenin içine çekiliyor: Genç doktorun yağmurlu bir İskoçya gününde, mezuniyetini kutlamak için akadaşlarıyla birlikte çılgınca soğuk sulara atlaması, baba ve annesi karşısında derin ama yapmacık bir saygı içinde yediği akşam yemeğinde ona teklif edilen hayat, odasında gizlice sigara içerken durduk yerde kendini tutamayıp haykırması ve nihayet dünyada kendi macerasına zemin arayıp bulması.

Dr. Nicholas Garrigan 

Dr. Nicholas Garrigan karakteri Giles Fodan’ın romanından uyarlanan senaryoda kurgulanmış bir karakter. Yani gerçekte böyle bir doktor yok. Ancak karakteri şekillendirirken yazarın ilham aldığı Robert Bop Astles adında gerçek bir kişi varmış. 

Filmimizin kahramanı Dr. Nicholas Garrigan Uganda’ya mesleğine de en uygun kanaldan, misyonerlik kanalından ulaşıyor. Bu kanalı dînî bir gaye ile tercih ettiğini çıkarmak zor. Zira Uganda’ya daha çok bir macera, bir heyecan yaşamak, daha sonra filmde İdi Amin’in söyleyeceği gibi, “beyaz adamcılık” oynamak için gidiyor. Belki kötü niyetleri yok ama bir misyonerden beklenecek ahlaki duruşu da sergilemiyor. 

Doktorun Uganda’ya ilk ulaştığında çılgın, misyoner, genç ve batılı bir doktorun gözünden, çok geri kalmış bir Afrika ülkesini izlemeye başlıyoruz. Tropik sıcağın tüm sarı ve kavuniçi tonlarının hakim olduğu tozlu yollarda, yemyeşil ormanlar ve derme çatma kulubeler arasından ilkel toplu taşıma vasıtalarıyla gerçekleşen bir seyahat bu. Yönetmen, yollara dökülmüş kutlamalar yapan siyah derili insanlarla ve ellerinde silahları, hâki üniformalı askerlerle bizi nihayet filmin asıl konusunu teşkil edecek olan İdi Amin’e gayet mahirâne bir şekilde ulaştırıyor. Tam kahramanımız geldiği sırada ülkede darbe olmuş ve İdi Amin isimli bir general idareye el koymuştur. 

Doktorun ilk tepkisi güvende olup olmadıklarını sormak oluyor. Ulaştığı misyonda çalışan “fedakâr” misyoner doktor ve güzel eşi, darbeyi umursar görünmüyorlar. Onların gayeleri bu geri kalmış topraklara “medeniyet” getirmek. Yaşadıklarından, gördüklerinden sonra biraz da umutsuzluğa kapılmış gibiler. Köylü halkın büyük çoğunluğunun hala şaman tedavisini kendilerine yeğ tuttuğundan yakınıyor misyoner doktor ve “bazen akıntıya karşı kürek çektiklerini düşündüğünü” söylüyor. 


Yönetmen Kevin Macdonald, doktor Garrigan’ın gözünden bu yeni dünyayı tanıtırken sadece görüntülerden değil seslerden de istifade ediyor. Mesela doktor Garrigan’ın ilk şaman tedavisini gördüğü sahnede arka planda hafiften başlayıp yükselen, rahatsız edici bir yılan tıslaması işitiliyor. 

Forest Whitaker’ın Oskarlık Performansı 

Filmdeki performansı ile en iyi erkek oyuncu Oskar’ı alan Forest Whitaker’ın canlandırdığı İdi Amin karakterini, yaptığı miting konuşması ile tanıyoruz. Whitaker, daha konuşmasını işittiğimiz ilk saniyelerden itibaren bizi vatansever, neşeli ve biraz da dengesiz bir İdi Amin karakteri ile etkiliyor. Whitaker, Amin’in dengesiz, bir anda kızan, bir anda gülüveren dengesiz tabiatını aksettirmekte hayli başarılı görünüyor. 

İdi Amin, halkı coşturan, neşelendiren ve onlara vaatlerde bulunan konuşmasını yaparken onu koruyan askerlerin, İdi Amin’e tezahürat yapan halkı, parmakları tetikte, düşümanca bakan kanlı gözlerle süzdüklerini görüyoruz. Bu bir saniyelik görüntü, filmin ilerleyen kısımlarında karşılaşacaklarımızın bir ipucunu veriyor aslında. 

İdi Amin bindokuzyüzyetmişli yıllar boyunca sürdürdüğü iktidarının ilk yarısında batı medyasınca dünya kamuoyuna afrikanın sevimli, vatansever, iyi yürekli diktatörü olarak lanse edilmiş. İkinci yarısında ise Afrika kasabı, deli, zalim hatta yamyam bir diktatör olarak sunulmuş. Film de neredeyse tamamen aynı yolu takip ediyor. Yönetmen filmin ilk yarısında seyirciye İdi Amin’i neredeyse sevdirirken, ters yönde hisler uyandıracak ufak ipuçları vermeyi de ihmal etmiyor. Seyircinin de tıpkı dünya kamuoyu gibi bu diktatörün diktatör olduğunu bile bile, hatta bazı zulümlerinden haberdar olmasına rağmen sempati duygusu geliştirmesine çalışıyor. İkinci yarıda ise zalim diktatörün nihayetsiz terörüne tanıklık ediyoruz. 

Dr. Garrigan ile İdi Amin’in tanıştığı sahnede, az önce kürsüde halka onlardan biri olduğunu söyleyen İdi Amin’in, aracı yolda duran ineğine çarptı diye bir köylüye kötü davrandığını görüyoruz. Köylünün ineği can çekişiyor. İdi Amin’in ise sadece eli incinmiştir. Askerler tedirginlik içinde bir suikast kokusu almaya çalışıyorlar. Çarpılan hayvan acı içinde böğürüyor. İdi Amin sağa sola bağırarak talimatlar yağdırıyor. Doktor da bir yandan İdi Amin’in elini sararken bir yanda da acı çeken hayvanın acısına son verilmesi için çevresine sesleniyor. Giderek artan bir kaos, bir gürültü var. Bu sahne Dr. Garrigan’ın ineği –acı cekmemesi- için İdi Amin’in ortada duran silahı ile vurarak öldürmesi ile yeni bir boyut kazanıyor. Batılı misyoner doktor burada diktatörün dikkatini çekiyor ve aralarında bir dostluk başlıyor. 

Asıl hikâyenin başladığı sahnede çok sayıda sembol ve gönderme var. İdi Amin doktorun İskoçyalı olduğunu öğrendiğinde İskoçya’ya karşı sempatisini dile getiriyor. İngiliz ordusunda yetişen İdi Amin İskoçyalı askerle beraber savaşmış bir asker. Filmde bahsedilmiyor ama biz eksik bilgiyi tamamlayalım. İdi Amin, İngiliz ordusunda İskoçyalı askerlerle beraber 1952-1960 yılları arasında Kenya’da “Mau Mau” ismi verilen isyanı bastırmak için savaşmış. Yani Kenya’lıların İngiliz sömürgeciliğinden kurtulmak için çıkardıkları isyanı, İngiliz efendileri adına bastırmak için savaşmışlar. Bu arada orduda İngilizler tarafından aşağılanmış ve kötü işlerde çalıştırılmış. İskoçların İngilizlerle yaşadığı sıkıntılar ve İngilizler’e karşı tavırları bir şekilde İdi Amin’i cezbediyor. Bu (s)empatisi o kadar ileri gidiyor ki doktora, “Ugandalı dışında bir şey olabilseydim İskoçyalı olurdum” diyebiliyor. Doktorun İskoçya sembolleri taşıyan ucuz tişörtünü almak için kendi giydiği, general üniformasını doktora veriyor. Filmde tişörtü oğlu Campbel’e hediye edeceğini söyleyen Amin’in gerçekte bu isimde bir oğlu yok ama onun özentisinin altını çizmek için filme böyle bir öge eklenmiş. Neticede İskoçya hayranı İdi Amin’in, anlı şanlı (!) bir Uganda generali üniformasını uydurma bir tişörte değişebilieceği anlatılıyor. Zaten gerçek hayatta da İdi Amin kendisini İskoçya’nın son kralı ilan edecek, bu da filme adını verecektir. 

Mankurtlaştırılmış Sömürge Diktatörleri Şablonu 

Aslında film boyunca, mankurtlaştırılmış bir sömürge diktatörünün dramı sergileniyor diyebiliriz. Bir yandan vatansever ve anti emperyalist olmaya çalıştığı halde içinde yetiştiği batı medeniyetinden başka bir medeniyet tanımayan, kızsa da, isyan da etse gideceği bir yer olmayan bir adamın dramı… Kendini iktidara taşıyan adamlardan nefret eden ama onlardan başka alternatifi bulunmayan bir adamın dramı… Bu adeta tüm ortadoğu diktatörlerine uygulanabilir bir şablon. “Batıya rağmen batıcı” gibi mânâsız sloganlarla çelişkilerini makul hale getirmeye çalışan diktatörle çevrilidir etrafımız. Bu tavır kendi medeniyetinden ya tamamen bihaber yetişmiş ya da ümidi kesmiş sömürge aydınlarında da rahatlıkla müşahede edilebilir. 

Bahse değer bir şablon da sömürge diktatörlerinin asla ülkede çoğunluk gruplardan birinden olmamalarıdır. İdi Amin de Uganda’nın kuzeyinde “Kakva” ismi verilen azınlıkta bir etnik gruba mensup ve Müslüman. Uganda’nın yüzde seksendördü ise Hıristiyan. Bu şekilde azınlık mensubu bir kişiyi iktidara getiren batılı güçler, devletin başına koydukları kişinin meşruiyetini asla halkına dayandıramamasını garanti etmiş oluyorlar. Filmde Amin açık açık “beni iktidara İngilizler getirdi” diyor. Sömürgeciler adına halkını baskı altında tutan diktatörlerin koltuklarını muhafaza etmelerinin yegane garantisi yine sömürgecilerin lütufları oluyor. Bu yüzden de ezdikleri halklarına mütemadiyen şüpheyle bakar hale geliyorlar. Filmde İdi Amin’in sürekli bir suikast korkusu içinde yaşadığı, kendine yönelik en küçük bir tehdit algıladığında ölçüsüz bir şiddet kullanma yoluna gittiği altı çizilerek anlatılıyor. İdi Amin korkuyor ama bir yerde doktoruna “korkusunu gösteren adam zayıftır ve bir köledir” diyerek belki de ileride daha çok farkına varacağımız devlet terörünün bahanesini de söylemiş oluyor. 

İdi Amin’in Uganda’dan “medeniyetin beşiği” diye bahsetmesi ve kendini “ulusun babası” diye tesmiye etmesi, diğer sömürge diktatörlerinin söylemleri ile başka ortak noktalar olarak görünüyor. Ayrıca askerlerine İskoç kilti giydirmesi de hususen askeri sahada tüm mahut diktatörlerce paylaşılan bir aşağılık kompleksinin tezahürü olarak ortaya çıkıyor. 

Filmde kahramanımızın yanlarına gittiği misyoner ve eşinin ne amaçla anlatıldığını düşünmek gerekir. Garrigan, müesses nizamın her türlü kabulüne isyan eden, tabu yıkan genç havasında önce misyonerin eşine “asılıyor”. Ancak kadın ulvî bir gaye için orada olan kocasının ne kadar iyi bir insan olduğunu söyleyerek delikanlıyı reddediyor. Garrigan aynı havada, İdi Amin’in eşi Kay’e yaklaştığında ise reddedilmeyecek, bu da her ikisi için bir felakete sebep verecektir. 

Daha sonra İdi Amin’in şahsi doktoru olmak üzere başkente davet edilen doktor, halkına “askeri yemeden yemediğini” söyleyen, fakir Uganda’nın başkanı İdi Amin’in sarayındaki “ihtişama” tanık oluyor. Başkentte batı standartlarında bir hayat sürüldüğünü ve halkın geri kalanının bu hayatla ilgisi bulunmadığını görüyoruz. 

Filmde İdi Amin ile ilgili olarak bilinen hemen herşey ya bir görüntüyle, ya bir cümle ile anlatılmaya çalışılmış. Mesela eski bir boks şampiyonu olan Amin’in bir sahnede bir çocuğa boks antremanı yaptırdığını görüyoruz. Kaddafi ile görüşen, onun Afrika birliği hayallerini paylaşan Amin’in filmde Libya’dan dönüşte başında bir takke ile gezmesi, İsrail karşıtı açıklamaları, ülkesindeki Hintli nüfusu sınır dışı etmesi, ülkesine inmesine izin verdiği kaçırılan uçak, İngiltere’ye aşağılama amacıyla yardım teklif etmesi gibi detaylar filmde yerlerini bulmuş. 

Filmin ilerleyen bölümlerinde Amin’in doktoruna üstü açıp, spor bir mercedes hediye ettiğini. Seyahat ederken o arabada bulunmasının makam aracına düzenlenen suikastten kurtulmasını sağladığını görüyoruz. Bu sahnede doktor İdi Amin ile beraber –biraz da can havliyle- kurulan pusudan kaçmak isterken bir adama çarpıyor. Hayat kurtarmak iddiasıyla geldiği Uganda’da, kurtarmayı bırakın bir can almış oluyor. Suikastten kurtulan Amin’in adamları suikastçileri derhal yakalayıp getiriyorlar ve işkenceli bir sorgu başlıyor. İdi Amin böylesi bir sahneye ilk kez şahit olan doktora hayatına kasteden suikastçilere acımamasını söylüyor. Bu sahnede mühim bir detayı gözden kaçırmamak gerekiyor. Hiçbir yarası olmadığı halde doktor elinin kana bulanmış olduğunu farkediyor. Bu muhtemelen sorgulanan adamlardan birinin kanı ama doktorumuzun sembolik olarak elini kana buladığının altı da böylece çizilmiş oluyor. Zaten doktora Amin’in beyaz maymunu isminin takıldığını filmde daha sonra öğreniyoruz. İngiliz diplomat takılan isimle bu vaziyeti de birleştirerek ilerde doktora “eli kanlı beyaz maymun” diyecektir. 

Doktorun hemen takip eden sahnede şahit olduğu şiddeti meşrulaştırmaya, rasyonalize etmeye çalıştığını görüyoruz. “Burası Afrika” diyor doktor, “şiddete şiddetle cevap vermezsen ölürsün”. Tabi bu kendisi avutma gayreti bir süre sonra boşa çıkıyor. İngilizlerle iş tuttuğundan şüphelendiği sağlık bakanı ile ilgili kuşkularını İdi Amin’e söyleyen doktor adamın idam fermanını da imzalamış oluyor. Konuşmasının doğurduğu neticeyi doktorun yüzüne vuran ülkedeki İngiliz diplomat, bakanın aslında “kitlelerin hayatını kurtaracak bir penisilin ihalesini” takip ettiğini söylüyor. Bu tabi Uganda’ya hayat kurtarmak için gelen bir doktorun vicdanını kanatacak bir söylem ama insan düşünmeden de edemiyor: Madem İngiliz’lerin gayesi bu kadar insani, fakirlikten kırılan bu insanlara neden penislin “satmaya” uğraşıyorlar? Öylece bağışlasalar ya!.. 

İdi Amin 

İdi Amin’in bir tabiyet sorunu var. Daha önce İskoçyalı olmak istediğini açıkça söyleyen İdi Amin doktor Garrigan’a “Sen benim öz oğlumsun” dediğinde doktor bunu reddediyor ve “Hayır ben İskoçyalıyım” diyor. Bu anda Amin’in terk etmekte tereddüt etmediği, çok da kıymetli görmediği tabiyetinin Garrigan için çok daha mühim olduğunu anlıyoruz. Aynı gayeye matuf bir sembol olarak “pasaportun” kullanıldığını da belirtmek gerekiyor. Garrigan kendi pasaportunun (ç)alınıp yerine Uganda pasaportunun koyulmasından dehşete kapılıyor. Aklımıza Tevfik Fikret’in son yıllarında Hüseyin Cahit’e bir mektubunda yazdığı, tartışma yaratan şu sözleri geliyor: “Bugün say ve irfanım tebdil-i tabiyet ediyor.” 


İdi Amin batılı bir hayat tarzını benimseyip sürdürmekte bir beis görmüyor. Başında bir kovboy şapkası ile at üstünde göründüğü sahne oldukça ibretlik. Kendinden “Ugandalı kovboy” diye bahsederken kemendini adamlarından birinin boynuna atıveriyor. İşte kovboyun Ugandalısı atsa atsa kendi halkına kement atar mesajı veriliyor. 


Filmde geçmiyor ama İdi Amin’in tahtını dört beyaz işadamına taşıtırken ve bir beşinci beyazın ona yelpaze sallarken fotoğraf çektirdiği biliniyor. Bilindik bir fotoğrafın negatifini sunmaya çalışan Amin’in naif çabasından çok, kimbilir hangi maddi çıkar karşılığı bu zillete katlanmaya gönüllü olan kapitalist İngiliz iş adamlarının hali üzerinde düşünmek gerekiyor. 

İdi Amin’in karikatürlere malzeme olmuş madalyaları da önemli bir sembol. Bu madalyaların çoğunun ikinci dünya savaşına katılmış askerelere verilen madalyalar olduğu söyleniyor. Burada dikkat çekici olan, bir takdir aracı olan madalyaların aslında madalya verenin lütfunun, takdirinin madalyayı alan kişi tarafından kıymetli görülmesidir. Amin sayısız çelişkisinden birini daha yaşıyor ve düşman ilan ettiği batılı emperyalist güçlerin madalyalarını göğsünde gururla taşımaya devam ediyor. 

Filmin sonlarına doğru, İdi Amin’in eşlerinden Kay’in, Dr. Garrigan’la yaşadığı gayrimeşru münasebet neticesi hamile kalmasının bir felaket zinciri başlattığına şahit oluyoruz. Kadın yakalanıyor ve öldürülüyor. Bu yetmez gibi ibret-i alem olsun diye vahşice, kolları bacakları kesilerek birbirlerinin yerlerine dikiliyor ve bu korkunç ceset teşhir ediliyor. Bu sahnenin filmin en mide kaldıran sahnesi olduğunu da belirtmekte fayda var. Bir de başlangıçta bahsettiğimiz ses efektleri ile bu sahne iyce dehşet verici hale getirilmiş. Bu sahneyi görüp dağılan doktor, o anda kendisne daha önce İngilizlerce teklif edildiği halde kabul etmediği cinayeti işlemeye, İdi Amin’i öldürmeye karar veriyor. Tabi bu arada atlanılmaması gereken müthiş bir sahne var: Annesini batılı bir doktorun geçici şehvet hisleri yüzülünden parçalara ayrılmış halde gören küçücük bir zenci çocuğun doktora büyük bir nefret ve kin dolu gözlerle baktığı sahne… Çocuğun bakışı şu satırları yazarken bile gözümün önüne geliyor. 

Hazırladığı zehirli ilaçlarla İdi Amin’in yanına giden doktor onu ve çevresindekileri muhtemelen uyuşturucu madde etkisinde, pornografik bir film seyrederken buluyor. Muhalifi olduğunu sandığı batının, içkisiyle, müziğiyle, pornosuyla, silahlarıyla, madalyalarıyla zehirlenmiş, beyinlerinin genetiği ile oynanmış bu çarpık fikirli ucubeler topluluğu bizde artık tiksinti uyandırıyor. Film bundan sonra birbirinin peşi sıra gelen şiddet sahneleriyle son buluyor. Dr. Garrigan hata yaptığını, asıl yerinin İskoçya ve ailesinin yanı olduğunu kabul ediyor. İdi Amin’in eski hekimi, canı pahasına da olsa olan biteni “uygar” dünyaya anlatması için Garrigan’ın kaçmasına yardım ediyor. Çünkü bir beyaz olarak onun söyleyeceklerinin batı dünyasına itibar göreceğini düşünüyor. Canını bu “vahşilerin” elinden zor kurtaran doktorun uçağın penceresinden macera için geldiği Uganda topraklarına son bir bakışıyla film bitiyor. 


Bari Filmi Biz Çekseydik 

Filmi seyrettikten sonra şunu düşünmeden edemedim: Batılılar evlerinde kalkıp dünyanın ücra köşelerine başkalarını sömürmek için gidiyorlar. Şeytanın aklına gelmeyecek hilelerle, kukla iktidarlar kurgulayıp masum insanların iliklerini emiyorlar. Sonra onları birbirine düşürüp birbirlerini öldürtürken üstüne bir de silah ve sonrasında da ilaç satıyorlar. Gel gör ki işledikleri zulümün filmini de yine onlar çekiyorlar. Uğradığı zulmü bırakın anlatmayı, doğru dürüst anlamaktan aciz insanların dramı içimize akıp, yüreklerimizi dağlarken, bir kez daha önce gözlerimizden sonra zihnimizden silinip gidiyor. 

Salih Cenap Baydar 
14 Mart 2012  
Twitter: @salihcenap

21 Eylül 2011 Çarşamba

Ahmet Hamdi Tanpınar


Okur Okulu Ahmet Hamdi Tanpınar Toplantısı

17 Eylül 2011

Okur Okulu projesi kapsamında ilk toplantımızı gerçekleştirdik. “Söz uçar yazı kalır” demişler. Ahmet Hamdi Tanpınar'ı tanımaya, onun şahsı ve fikirleri hakkında bir kanaat oluşturmaya çalıştığımız toplantıda çok değişik ve güzel şeyler konuşuldu. Ben bunlardan en azından bir kısmını not etmek istiyorum...

Toplantıya Tanpınar'ın biyografik bilgileriyle başladık.

Tanpınar 23 Haziran 1901'de Kadı Hüseyin Fikri Efendi'nin oğlu olarak İstanbul'da doğmuş. Çocukluğunun bir ksımı babasının memuriyeti nedeniyle Kerkük'te geçmiş. O yıllara dair şu notlarını okuduk:

Kerkük'e 1914 yılı temmuzunun başında. Birinci cihan harbinden hemen bir iki gün evvel gitmiştik. Bu yüzden bu şehirle o muharebenin hâtıraları bende birleşir. Geçmiş günlerimiz gerçekten sararmış takvim yapraklarına benzer mi? Burasını bilmiyorum. Fakat, Kerkük hâtıralarımı çok defa bir yığın tek sütunlu resmi tebliğlerin arasından çekip çıkarırım. Memleket felâketini, "muhtelif cephelerde sükûnet var" cümlesi altında örtmeğe çalışan tek sütun üzerine dizilmiş bu ajans haberleri bazen bir yığın karakol çarpışmalarının sonunda bir şehrin düştüğünü haber verirdi. Basra'nın, Bağdat'ın, Erzurum'un düşüşünü böyle öğrenmiştik. Bu ajans tebliğlerini karşı yakadaki (asıl Kerkük) matbaadan almağa bazen ben giderdim.

Oturduğumuz sayfiye yeri Korya ile asıl Kerkük'ü birleştiren Edhem çayının kuru yatağı üzerindeki köprüde, başımda açık renk bir şemsiye, havadis peşinde âdeta koştuğumu hatırlıyorum. Şehre ait hâtıralarım çok silik ve dağınık. Yalnız oturduğumuz evleri, yeni yapılan mektebi hatırlıyorum. Evlerin üçü de Korya tarafında idi. Birinci ev, bu sayfiye yerinin ucunda âdeta bir berhane idi.

Bu evde bizden evvel mutasarrıf Avnullah Kâzimi Bey oturmuştu. Şair Halide Nusret Hanım'ın babası olan bu zat, Kerkük'te çok iyi bir hâtıra bırakmıştı. Onun hakkında söylenenleri şimdi hatırladıkça, eski imparatorluğun devamını sağlayan, o tuttuğunu koparır, çakır pençe memurlardan biri olduğunu düşünüyorum. Şehre ve havaliye sükûnet getiren, devlet otoritesini koruyan bu cins memurlara eskiden halkımız bir nevi keramet, hiç değilse bir dindarlık, riyazet izafe ederdi. Avnullah Kâzimî için de böyle olmuştu. Mektep arkadaşlarının çoğu, onun geceleri soyunmadan bir post üzerinde yorulana kadar ibadet ve dua ettiğini ve oracıkta kıvrılıp uyuduğunu, sonra atına binip eşkıya takibine çıktığını anlatırlardı.”


Kerkük'ten sonra Antalya'da da bir süre kalan Tanpınar'ın aşağıya aldığım satırlarını, maalesef bulup da toplantı esnasında okuyamadım ama buraya alarak bu vaziyeti telafi etmeye çalışayım:

Antalya'ya 1916 sonbaharında geldim. Epeyce büyümüştüm. Tek başıma geceleri deniz kıyısında veya kayalıklarda (Hastahanebaşı'nda) gezmek hakkım vardı. Karanlık epeyce inip de kayaların gölgesi beni korkutana kadar orada kalırdım. Denizin iki manzarası beni çıldırtırdı. Biri bu kayalıkların sahile bakan bir yerinde sabah ve akşam saatlerinde durgun denizin ışıkla ve dipteki taş ve yosunlarla aldığı manzaradır. Bu kayalarda beni mesut eden şeylerden biri de yine sakin saatlerde kovuklara suyun dolup boşalmasıydı. Bir de öğle saatlerinde güneş vuran suyun elmas bir havuz gibi genişlemesi. Bunlar benim muhayyelem için büyük mânâları olan şeylerdi.

Bu ancak büyülenme kelimesiyle anlatılabilecek bir haldir. Fakat galiba bu da yetmez; hakikat şu ki, üzerimde bir türlü çözemediğim bir sır, gelecek zamana ait bir ders tesiri yapıyorlardı.

1921 yılında tekrar Antalya'ya tatil için döndüğüm zaman bir gün yine Hastahane yolunda iki evin arasından tekrar güneşle birleşmiş, güneşin sarayı ve havuzu olmuş bu su ile karşılaştım. Manzara sadece muhteşemdi. Fakat bu güzellik bana acaip bir ölüm düşüncesi arasından geldi. Hiç bir şey bu kadar insana yakın, buna rağmen bu kadar ezici, ondan ayn olamazdı. Bu, şiire kendimi verdiğim seneydi.”



Baytar Mektebi'ni bırakarak girdiği Darülfünun-ı Osmani'nin (yani bugünkü İstanbul Üniversitesi) Edebiyat Fakültesi'nden 1923'te mezun olmuş. Erzurum, Konya ve Ankara'daki liselerde öğretmenlik yaptıktan sonra Gazi Terbiye Enstitüsü'nde (Gazi Eğitim Enstitüsü) edebiyat dersleri vermiş. 1933'ten sonra İstanbul'da Kadıköy Lisesi'nde edebiyat öğretmenliği yapmış.

1923 yılında Erzurum'da öğretmenlik yaptığı zamana dair bir hatırasını bu arada paylaştık:

1923 yıllarında Erzurum Lisesi'nde hoca idim. Mektebimizde Fransızca ders veren Abdülhakim Bey adında Mısırlı bir hoca vardı. Çok çabuk dost olmuştuk. Fransızcayı, İngilizceyi iyi biliyor, biraz yağlı, fazla tecvidli olmasına rağmen Türkçeyi de mükemmel şekilde konuşuyordu. Fransız gramerini iki ayda öğretmek için hususî bir metod bile icad etmişti. Bu cinsten icad sahiplerinin çoğu gibi, o da garip bir adamdı. Sene sonunda imtihanlarda çocukların hakikaten Fransız gramerini çok iyi bildiklerini gördük. Yalnız bir şey eksikti. Fransızca bilmiyorlardı. Tek başına metodun kâfi olmadığını ve her icadın icat sayılamıyacağını ilk önce o imtihanda öğrendim.”


1939'da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde yeni kurulan Türk Edebiyatı Kürsüsü profesörlüğüne getirilmiş. 1942 ara seçimlerinde CHP'den Maraş Milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne girmiş. 1946 seçimlerinde tekrar aday gösterilmeyince bir süre Milli Eğitim Müfettişliği yapıp 1949'da da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'ne dönmüş. Bu görevdeyken 24 Ocak 1962'de İstanbul'da vefat etmiş.

Bir düzen içinde yürümek, savrulmadan, düşüncelerimizi dağıtmadan ilerleyebilmek için tespit ettiğimiz diğer iki başlık, yazarın etkilendiği ve etkilediği kişiler şeklindeydi. Tabi tam bir liste elde etmek için çok ciddi, akademik bir çalışma yapılması gerekir ama biz en azından denk geldiğimiz bazı isimleri zikrettik. Tanpınar'ın etkilendiği isimlerin başında hocası Yahya Kemal geliyordu:

Ruhunun ateşiyle bizim genç varlıklarımızı yoğurmaya çalışan bu inanmış adamı (Yahya Kemal'i) sevmemek kabil değildi. Onu ilk önce sadece güzel birşey tadar gibi dinledik. Sonra, irticalî ve yüksek bir maharet, kendini tüketmekten hoşlanan bir heyecan sandığımız şeyin altında gizlenen ana fikri farkettik. Filhakika Yahya Kemal, bize bu sohbetlerde ve derslerde, uzun tefekkürünün meyvası olan çok dinamik realite ile gerek aktüel, gerek tarihî mânâlarında temas halinde bulunan bir milliyet anlayışını getiriyordu. Bu milliyetçilik, hızını tarihten alıyordu. Fakat bu, kitaplarda olduğu gibi satır ve kelime halinde kalmış bir bilgi şeklinde bir tarih değildi. Belki toprağa bağlı, onunla beraber yoğrulan ve inkişafını yapan ve böyle olduğu için insanı hakikî buudlan ve kıymetleri ile yakalamaya muvaffak olan bir tarihti.

Bu tarih anlayışı bütün bir san'at ve edebiyat programıydı ve milliyet mefhumunun mucizesi ve yapıcı sırrı olan devam fikrini kendiliğinden ihtiva ediyordu. Onu dinlerken bütün Türk tarihi, kendimizi anlamak için sırrını sorup öğrenmeye mecbur olduğumuz bir alem gibi önümüzde canlanıyordu. Bizden evvel gelmiş, ömürlerinin macerasıyla, iman ve aşklarıyla bize bugünkü benliğimizi, bir ağacın meyvasını hazırlar gibi hazırlamış olan insanları anlamak için ne yapmıştık? Etrafımızdaki âbidelere, bu güzel şehre, Boğaziçi köylerine ve İstanbul'un ücra semtlerine, onlara dair soracağımız ne kadar çok şey vardı; ve bütün vatan böyle değil miydi?

İşte bundan yirmi sene evvelin gençleri, etrafına toplandıkları, ancak on, onbeş yaş kendilerinden ilerde ustalarını, yumuşak bakışlı ve sabırlı işçi elli fikir atletini dinlerken böyle düşünüyorlardı.”

Klasik zevki hiç bir kolaylığı kabule imkân vermeyen Yahya Kemal'e bir gün portakal ağacından bahsedecek oldum. O bana "Dünyada belki binlerce ağaç vardır, takat aslında ağaç üç dört tanedir: Çınar, kestane, ceviz gibi. Yine binlerce çiçek vardır. Ama yine dört-beş çiçek vardır.

Portakal ağacının altında oturamazsın, gölgesi yoktur. Dibinde gezemezsin, çamurdur. Zaten boyu müsait değildir" cevabını verdi. Bir bakıma hakkı var. Klasik şiirin dışındaki şeyler, hususi notlar, mevsimler veya zevki kökünden değiştiren iklimden gelen şeylerdir.”


Etkilediği isimler arasında çok insanın adı geçiyor ama ben doğrudan kendi keşfim saydığım bir isimden bahsettim: Nihat Boydaş. Prof. Dr. Nihat Boydaş hoca 2002 yılında “Türkçe Bilmeyen Cennete Giremez” isimli bir kitap yayınlamıştı. Bu kitabın ismine ilham veren notları Tanpınar'ın Paris notları arasında yakalamıştım. Hoca ile bir sohbet esnasında bunu dile getirdiğimde aşağıya aldığım satırları neredeyse eksiksiz bir şekilde ezberden tekrar etmişti:

Daüssıla.
Cafe Mahieux'de:
Türkçe konuşmağa başlayınca birinin Kula'lı, öbürünün Muğla'lı olduğunu öğrendiğim birkaç Rum. Biri öbürüne söylüyor:
-Papazın nasihatini sen de hatırlarsın Panayot, Türkçe bilmeyen cennete giremez.
-O eski darbımeseldir. Bana anam da söylerdi.
'İyi ama ben bilmiyordum."


Başlıklarımızdan en önemlisi “Vurgu yaptığı temel kavramlar nelerdir? Zihni daha çok neyle meşgul olmuştur? ” idi. Bu başlık altında uzun uzun sohbet ettik. Alt başlıklarımız şöyle sıralandı:

  • Doğu medeniyetin batı medeniyetine geçiş- Batılılaşma
    Bizi sadece yaptığımız işlerden değil, onların hız aldıkları prensiplerden de şüphe ettiren, mühim ve hayatî meselelerimiz yerine bir şaka denebilecek kadar hafif şeylerle uğraştıran, yahut bu mühim ve hayatî meselelerin mahiyetini değiştirip bir şaka haline getiren bu buhranın sebebi, bir medeniyetten öbürüne geçmemizin getirdiği ikiliktir.”
    (
    Yaşadığım Gibi, 34)

  • Yeni - Eski -Bırak canım, o şüpheleriyle, inatlarıyla övünsün dursun... Hayat yürüyor. Bir gün kervanın dışında kalınca anlar! Bu dünyada yeni diye birşey var! Onu inkâr edenin vay haline! Zorla değiştiremeyiz ya! Sağduyusu kendine mübarek olsun! Biz canlı hayatın peşindeyiz!
    (Saatleri Ayarlama Enstitüsü , 269)

  • Geçmişi yok sayan devrime karşı kültürel bir evrim fikri
    “Bugün umumî hayatımızda herhangi kökten bir ameliyeyi yapabilmek için lâzım gelen şartlardan âdeta mahrum gibiyiz. Bizi değiştirecek şeylere karşı ne bir mukavemet gösterebiliyoruz, ne de ona tamamiyle teslim olabiliyoruz. Sanki varlık ve tarih cevherimizi kaybetmişiz; bir kıymet buhranı içindeyiz. Hiç birini büyük mânâsında kendimize ilâve etmeden her şeyi kabul ediyor; ve her kabul ettiğimizi zihnimizin bir köşesinde âdeta kilit altında saklıyoruz.
    Bir medeniyet bir bütündür. Müesseseleri ve kıymet hükümleriyle beraber inkişaf eder. Onları lüzumsuz bulmaz, şüphe de etmez. Nasıl elimiz, ayağımız, kulağımız bulunduğunu düşünmeden bu uzuvlarla yaşarsak onlarla öyle yaşarız. Hakikî taazzuv da budur.
    Umumî hayat değiştikçe, medeniyet de müesseseleriyle ve kıymet hükümleriyle değişir. Bazan bunların bir kısmını tasfiye eder. Fakat bütün bu değişiklikler insanla beraber olur. Küçük, büyük buhranlar, anlaşamamazlıklar, huzursuzluklar, sıçrayış devirlerinde ihtilâller, teknik terakkiler, keşif veya tabiî inkişaflar bu tasfiyeleri yapar. Garp'ta ortaçağ insanı, rönesans insanı, makine sanayi'i devrinin insanı, bugünün insanı medeniyetiyle, müesseseleriyle beraber teşekkül etmiş şe'nî ve tarihî vakıalardır.
    Biz de eski medeniyetimiz içinde böyle idik. Selçuklular devrinde Anadolu kapılarını zorlayan insanlar, yeni vatanı benimseyen ilk kurucu nesiller, Osmanlı fâtihleri, bütün siyasî düzensizliklerine rağmen bize Itri'nin dehasını ve Nailî'nin dilini veren, zevkimizin o tam inkişaf ve istikrar devri onyedinci asır sonunun insanı elbette birbirlerinden çok farklıydılar.
    Fakat aynı zamanda birbirlerinin devamıdırlar da. Vâni Efendi'de Zembilli Ali Efendi, Zembilli Ali Efendi'de ilk İstanbul Kadısı Hızır Bey, Bursalı ismail Hakkı'da Aziz Mahmud HUdaî, Hüdaî'de Üftâde, Üftâde'de Hacı Bayram, onda Yunus Emre, Yunus'ta Mevlânâ aynı ocağın ateşiyle devam ediyordu.
    Bütün bu insanlar ne kendilerinden, ne de bir evvelkilerden şüphe ediyorlar, hayatı, düşünceyi, kendilerini idare eden değerleri kudsî bir emanet gibi kabul ediyorlar, aralarında nesil farklarını tabiî buluyorlardı.
    Onlar parçalanmış bir zamanı yaşamıyorlardı. Hâl ile mazi zihinlerinde birbirine bağlıydı. Birbirlerini zaman içinde tamamladıkları İçin, gelecek zamanları da, kendi düşünce ve hayatlarının muayyen olmayana düşen bir aksi gibi tasavvur ediyorlardı.
    O kadar ki onsekizinci asırda yaşayan Kul Hasan Dede, onbeşinci asırda yaşamış olan Eşrefoğlu ile, sanki aynı şehirde ve aynı tekkede imişler gibi kavga edebiliyorlar, duygu ve hayat görüşü itibariyle o kadar başka türlü olan Nedim, Fuzûlî'nin bir mısra'ıyla kendi sansüalitesini anlatıyor, birbiri arkasından gelen nesiller, Hallaç'ın haksız yere dökülmüş kanını dava ediyordu. Hülâsa fikirler, imanlar büyük bir aile mirasının torunlarda genişlemesi gibi, aym köklerden dalbudak salıyordu. Hayat, bir ve bütün, insanıyla beraber sürüp gidiyordu.
    Böyle olduğu için de bir yere konan taş, iki üç nesil sonra behemehal bir bina oluyor, insan zamanına girmekle kazandığı şahsiyetini etrafına kabul ettiriyordu.
    İşte Tanzimat'tan sonraki senelerde kaybettiğimiz şey bu devam ve bütünlük fikridir.”
    (Yaşadığım Gibi, 35)

    Ben bir oluşun parçası, yarın ortaya geçecek son halkasıyım. Zinciri tanımazsam olur mu?”
    (Yaşadığım Gibi, 321)


  • Aşk
    Sevdiğim bir muharrir "Aşk, ölümün gülümseyen yüzüdür" der. Bu mes'ut cümleyi her hatırladıkça, onu kendim söylememiş olduğuma müteessir olurum. Çünkü, bu iki mefhumdan birini, ötekini hatırlamadan hiçbir zaman düşünmedim; hattâ onlar benim için eş doğmuş mefhumlar değil, birbirini tamamlayıcı yegâne hakikatlerdir.”
    (Yaşadığım Gibi, 134)


    “Aşk bize münferit ve dağınık dünyayı bir bütün halinde verir; zekâyı ihsasların yalancı cennetinden ve dar müfredatından, aklın gülünç ve sıkışık hesaplarından kurtararak bir ebediyetin aynası yaptığı içindir ki, biz onun vasıtasıyla arızî olan her şeyi yeneriz.”
    (Yaşadığım Gibi, 134)

    Aşk psikolojisinin en dikkate değer taraflarından biri de mevzuunu tanımadan başlamasıdır; onun için her aşk, devamı boyunca bir yığın lezzetli keşifler silsilesi olur. Gülerken, konuşurken, hiddet veya hüzünde bu küçücük insan vücudu daima bizim için yenidir ve her kımıldanışında, kâinatla her temasında yepyeni hayranlık imkân ve vesileleri verir.
    Bugün onun ellerinin istisnaî güzelliğini daha yeni fark ederiz, yarın boynunun mustarip melek inhinasını şimdiye kadar görmediğimize şaşarız, bir başka zaman küçük bir yolcu arabasının ayaklarımızın ucuna düşen aynadan süsünde, yalnız bir ucundan gördüğümüz dudak ve çenesinde, bütün bir san'at eseri güzelliğini ve uzaklığını bularak kendimizi körlükle itham ederiz. Bir başka vakit, gözlerinin rengi ve alnının biçimi, bakış tarzı bizi imkânsız ve sim meçhul hazlar içinde bırakır.
    Hülâsa, bir yıldız kasırgasında ve büyülü bir terkip halinde tanıdığımız ve sevdiğimiz mahlûku, yavaş yavaş çok şaşırtıcı bir coğrafya gibi keşfederiz. Kadın ruhunun methedilmekten hoşlanması ve en devamlı aşklarda bile buna kıymet vermesi ve yokluğundan şikâyet etmesi bu küçük dikkatlerde aşkın mühim bir tezahürünü sezmesinden gelir.
    Bu dikkat ve hayranlık sadece mükemmel ve güzel olan teferruatta duyulmaz, ahenksiz olan taraflar dahi aynı suretle taziz edilir. Hattâ Marcel Proust'un dediği gibi bazen sevdiğimiz vücutta bizi en çok bağlayan noktalar, belki de bu mükemmeliyetten uzak olan şeylerdir Bu zaaf noktalandır ki mukabili olan şefkat ve merhamet duygularıyla perestiş hislerimizi takviye ederler.”(Yaşadığım Gibi, 131)

    “Nasıl severiz? Filozoflar ve fizyoloji âlimleri bu muammayı halletmeye istedikleri kadar çalışsınlar; bizim için esas olan, hilkatin bu mevhibesini, bu büyük ve cömert kudreti kanımızda taşımamızdır.
    İhtimal ki o alelade bir tesadüfün derinleşmesi, etrafa kök, budak salmasıdır; ihtimal ki çocukların zıpzıp oyununa benzeyen diğer tesadüflerden çok başka türlüdür. Ve arkasında irsiyetin, cinsin, bin türlü bilinmez, çetrefil muayyenleri saklıdır ve biz dinlerken ürperdiğimiz bir seste veya dalgın bir hayranlıkla temaşasına koyulduğumuz bir çehrede tanımadığımız bütün bir cedler silsilesinin, asırlarca süren bir irsiyet istifasının güzellik, hasret ve rüyasını tatmin ederiz. Bunun gibi o, şüphesiz tabiatta mevcut hayat ve yenileşme iradesinin gizli bir tuzağı da olabilir. Fakat herhangi şekilde de olsa biz, istikrarı, bütün bu olan ve olurken değişen ve ademin girdabına doğru giden akıcı selden bir an dışarıya fırlamamız imkânını, zaman denen sarhoş devi saçlarından yakalayıp kendimize muti kılmamız fırsatını hep onda buluruz; ferdiyetimizi onunla idrak eder, imkânlarını onunla yoklarız.
    Günlerin çamurunu bir elmas yığını haline koyan, tenin cifesini ilâhî bi şafağın aydınlığında yıkayan, ademin meyvası olan ruhu, bir ezeliyet şarabı haline getiren odur.
    O, ruhun muayyeniyet kazanması için biricik nizamdır. Ve bizi ömrümüzde bir defa ve bir tek insan için ziyaret eder ve bir defa kodlandıktan sonra unutulmayan bir gül gibi bütün bir Ömrü lezzet hatırasiyla doldurur. Veyl o ânı kaçıranlara!..
    Onlar, arzunun cehenneminde, şifasız bir boşluğun kırbacı altında bütün ömürlerince sürüneceklerdir. Hayat onlar için mânâsız bir seyahat, ölüm sadece bir yokluk korkusudur.
    Don Juan'ın bütün eksikliği buradadır. Hayat ve ihsasların kadehini birbiri ardınca boşaltan ve daha birini bitirmeden öbürüne saldıran bu kahramanın mağrur susuzluğunu, belki de bir keyfiyet yokluğunun bir kemiyetle hiçbir zaman telâfi edilmeyeceğini anladığım için olacak, hiç kıskanmadım. O, bütün ömrünce, her boşalttığı kadehin dibinde aynı gül rengi ifritin alaycı gözleriyle karşılaşmaya mahkûmdu. Hakikaten, bütün kadınları, bütün içkileri ve bütün lezzetleri bir ömür boyunca ve birbiri ardınca tatmaktan ne çıkar? "Bu olsa olsa, bir ormanın bütün ağaçlarını teker teker tanımaya benzer." Bize bu sayışın ilâve edeceği hiçbir şey yoktur.
    Böyle bir seyahat hiçbir susuzluğu teskin etmez, sadece hilkatin en cibillî âfetini, korkunç ifrit can sıkıntısını her adımda karşımıza çıkarmış olur, her adımda bir mücevher diye koşup elimize aldığımız parıltının, omuzlarımızın üstünde esen bu siyah rüzgârla bir yığın toprak haline geldiğini görürüz ve bu acı tecrübe ile ademin kapısından geçeriz. Ölmeyiz, can sıkıntısı bizi yutar.
    Şüphesiz ki ihsaslar ve mukadder akıbetin yanıbaşımızda her an bulunuşu, bizi zamandan istifadeye davet eder. Fakat bu davete bu tarzda icabet, bizzat zamanı muti kılacağı yerde, onun mahkûmu olmamız demektir.
    Bir kere bunu anladık mı, o zaman hakikî varlığımıza ereriz.”(Yaşadığım Gibi, 135)


  • Tarih
    Doğrusu istenirse, Tanzimat'tan beri yetişenlerin çoğunda hemen her hareket, gürültülü ve sessiz bir istifa, bir nevi tövbekârlık, kendi kendini inkârla sona erer. Yahut şahsiyet tam bir dargınlık içinde veya kısır bir şüphede kendisini tüketir. Fikret ile Cenab'ın akıbetleri! Bir nevi terk-i saltanata benzeyen prensip fedakârlıkları ise burada sayılamayacak kadar çoktur.”
    (Yaşadığım Gibi, 38)

  • MimariDoğrusu istenirse Müslüman şark, hiçbir zaman, hiçbir yerde bizde olduğu kadar güzel, zevkli ve ölçülü olmadı. Yunan nisbetiyle Roma azamet ve şevketini âdeta pür rönesans bir zarafetle hiçbir mimarî bizimki kadar doyurmadı. Mistik felsefe ve din pek az yerde, hayatı çürütmeden onunla bu kadar yakından birleşmiştir. Mûsikîmizin ruh cünbüşü, eskilerin tabiriyle şevki de aynı şeydir. Taş, duvar, yaldızlı yazı, nağme ve şiirin bütün hayatın malı olduğu çok nâdir ve özlü medeniyetlerden birinin sahibiyiz.
    (Yaşadığım Gibi, 172)

    Yıldızlı saçağı, oymalı pencere pervazını taşa nakletmekle, taşla yapılan tezyinatı alçı veya betona nakletmek arasında fark yoktur Böyle bir şey yapabilmek için ilk devirlerin safiyeti, hatta inşa ve tezyinat usûllerinin dinî bir hüviyet sahibi olması lâzımdı. Taşın salâbeti ister istemez başka bir nizamda bir düzenleme, süs ve çalışma isteyecekti.
    İşte Tanzimat İstanbul'a devlet eliyle bu karışık anlayışı getirdi. Bunların içinde Aziz devrinin cephesi greko-romen taklidi karakollarıyla, Taksim'deki yıkılan kışlanın Endülüs usûlü kule ve pencereleri, Kuleli mektebinin Venedik sarayı tarzı dikkat edilecek noktalardır.
    Böylece iç avluya veya bahçeye açılan geniş kemerli kapı yerine, iki taraflı, geniş sahanlıklı merasim merdivenini almakla, sütunu iç revak yerine cephede kullanmakla bir zevkin hudutlarından öbürüne geçmiş oluyorduk. Gerçekte ise bu zevk değişikliği İkinci Mahmud'un şahlanmış at üstünde resmini yaptırdığı gün başlar. Çünkü eski merasimde şahlanmış at yoktur, hatta hareket yoktur. Sükûn ve sükûnet vardır. Avludan divan ve sofaya geçilir, orada sakin, vakur baş eğilir. Saçak öpülür, konuşulurdu. Ferman, hutbe gibi minberden okunurdu. Şimdi ise hükümet konağının veya kışlanın önünde toplanılacak, içeriden merasim elbiseleriyle devleti temsil eden şahıs çıkacak, yüksekten kalabalığa hitap edecekti. Bu bastonun, merasim kılıcının, ayakta karşılama ve kabulün binasıydı.
    Yaşadığım Gibi (s:187)


    “Yeni mimarînin kudretine ve faziletlerine inananlardanım. Bugüne ait her şey benim için bir davadır; çünkü yaşadığm zamanı severim. Bugünkü mimarîye gelince, ayrı malzeme ve ayrı imkânlarla ortaya çıktığı için oradaki ihtilâlin çok esaslı olduğuna kani'im. Aynca mimarlarımızın çalışmalarını da yakından bilirim. Elbette günün bîrinde bize ait bir üslûp doğacaktır.
    Fakat bu tecrübeyi tarihin malı olan bir meydanda yapmayalım. Her kadın mücevheri sever, fakat kendi kulağını kestirip yerine elmastan bir kulak veya benzeri kıymetli bir süs takmasını isteyecek kadın yoktur.”
    (Yaşadığım Gibi, 201)


  • Estetik-Sanat-Şiir-Edebiyat-Müzik
    Dede Korkut Hikâyeleri, iki asır evvel moda olsaydı, şüphesiz Türk edebiyatı değişirdi. Fakat şimdi bir nev'i dert oldu. Herkes Korkut Ata gibi konuşmağa çalışıyor. Korkunç şey bu... 14. asrın diliyle konuşmak, beyaz beyaz, burcu burcu, kıvıl kıvıl, pırıl pırıl... Ne oluyoruz Allah aşkına... Şöyle sağlam, yerinde, yazanın okur yazar bir insan olduğundan bizi beyhude yere şüphe ettirmeyecek bir dille konuşup yazı yazmayacak mıyız?”
    (Yaşadığım Gibi, 327)

    Şiir diye insanlığın tanıdığı, seçtiği, ayırdığı ve unutmadığı bir şey de var dünyada... O, duruyor, gelişiyor, daima kendi eşi olan soyunu yaratıyor. Ve bu şiirin de her dile göre kaideleri ve hususiyetleri var. Mevcut olması için onları arıyor ve istiyor. Şiir dilin çiçeğidir.
    Şu halde, siz kafiyeye, vezne, hattâ şekle bir zaruret gibi bakıyorsunuz.
    Onlar oyunun şartlarıdır. Yani işin içinde ve esâsında mevcut şeyler. Hiç oyun oynayan çocukları seyretmediniz mi? Nasıl kaidelere riayet için kıyamet koparırlar. "Kardeşim olmadı..." diye birbirlerini yerler. Aksi takdirde kendilerini veremezler işe de onun için. Çünkü oyun oynadıklarını bilirler. Onun ciddiyetine inanmak, o zahmete katlanmak için gizli mukaveleye riayet ederler. San'at da oyun gibi içtimaî bir mukaveledir.
    Yaşadığım Gibi (s:316)


    Asıl estetiğim Valery'yi tanıdıktan sonra teşekkül etti. (1928- 1930 yıllarında). Bu estetiği veya şiir anlayışını rüya kelimesi ve şuurlu çalışma fikirleri etrafında toplamak mümkündür. Yahut da musikî ve rüya. Valery'nin "Velev ki rüyalarını yazmak isteyen adam bile azami şekilde uyanık olmalıdır" cümlesini "en uyanık bir gayret ve çalışma ile dilde rüya halini kurmak" şeklinde değiştirin, benim şiir anlayışım çıkar.”
    (Yaşadığım Gibi, 351)


    “Türk musikîsinin son zamanlardaki talii çok gariptir; bir bakıma göre, bu musikî cemiyetimiz içinde bu derecede geniş bir yayılma devrini hiç tatmamıştır. Tanzimat'a gelinceye kadar daha ziyade hususî vasıtalarda inkişafını yapan bu musikî, bilhassa Abdülaziz devrinden itibaren kahvelere girerek yayılmış, daha sonraları gramofon ve radyo vasıtasiyle halk arasında mutlak bir inkişaf yapmıştır. Bu suretle hitap ettiği zümrenin genişlemesi ile kazandığı rağbete mukabil kendisini tutan zevk seviyesinin karışık olması ve düşüklüğü dolayısıyla mahiyetini ve asaletini gitgide kaybetmiştir.
    Kendisiyle meşgul olacak, sanatkârını yetiştirecek, zevk seviyesini muayyen bir hadde tutacak bir müesseseden ve himayeden mahrum olan her san'at için bu akıbet tabiîdir.
    Şimdi. İstanbul bahçelerini ve bütün memleket peyzajını zaman zaman zevksiz ve seviyesiz bir neşe veya âdeta mihaniki bir melal ile dolduran ve bir kaç mevsim her zevk sahibini rahatsız ettikten sonra yerini kendinden daha korkuncuna terkedip kaybolan o tatsız, tutsuz moda şaheserleri, onları birbiri ardınca vücuda getiren ustaları, fazla rağbet uğruna dünyanın en asıl san'at ananelerinden birini en değersiz bir seviyede devam ettiren muganni ve muganniyeleri, bestkârlanyla bu san'at, ancak ârâzındaki şiddete hayret edilebilecek bir inkırazı göstermektedir.
    Nadiren yetişen bazı muvaffak eserler bu umumî manzara içinde kendilerini gösteremeden kayboluyor, üstelik imkân verilse hakikaten bir yıldız olacak saz ve ses istidattan da kendilerini feda edilmiş görüyorlar.
    Halbuki Türk musikîsi böyle bir akıbete hiç de lâyık değildi. O, büyük bir cemiyetin, çok sıhhatli bir hayat aşkının ve derin, huzursuz, her an ebediyetin muammasını çözmek için sabırsızlanan bir ruhun mahsulüydü. Onu asırlar boyunca bütün bir zevk, hayatı bizden başka zaviyelerle gören, fakat her san'atın gayesi olan büyük zirveleri hedef olarak seçmiş, incelmiş, emsalsiz bir mücevher gibi yontulmuş, nadide bir zevk vücuda getirmişti. Buna rağmen böyle oldu ve bizi yapan, mazideki benliğimizi vücude getiren büyük isimler, büyük eserler ya kayboldular, veyahut da çözülmez birer bilmece haline geldiler.
    Şimdi onu kendi cevherinde görmek ve tanımak istiyenler âdeta arkeolojik zahmetlerle üzerindeki tufeylî yığınını kaldırmaya, zaman ve ihmal tozunu silmeye, yani, daha doğrusu bu arzudan vazgeçmeye mahkûmdur.”
    (Yaşadığım Gibi, 361)


    Her san'atın cins tarafı birbirine benzer; Fuzulî'yi, Nef'î'yi hakikaten sevip anlayan bir muasır, ondan Avrupa şiirine, Goethe'ye, Shakespeare'e çok kolay geçebilir. Behzad'ı veya şakirtlerini tanıyan elbette ki bir Watteau'ya herhangi bir resim terbiyesinden mahrum insandan daha çabuk ve zahmetsizce erişir. Dede Efendi ile beslenmiş bir ruh için ise Bach sadece bir kardeştir. Halbuki pes-zinde piyasa şarkısından bu köprü vazifesini hiçbir zaman bekleyemeyiz. Eski musikîmiz bir medeniyetin zinde tarafının mahsulü, bugünkü mahsulleri ise içinden sıyrıldığımız bir âlemin çürümüş taraflarının son filizleridir. Birisi öbürünün yerini elbette ki tutamaz.”
    (Yaşadığım Gibi, 364)


  • Şehir
    Bazı isimler ve beyitler de yaşamış oldukları şehrin gece saatlerine öylece hâkimdirler. Şahsa ait sokak ve semt isimlerinin muhayyelemizde hakikî hüviyetini alması için gece saatlerini beklemek lâzımdır. Gündüzleyin bizim için sadece Vefa olan semt, geceleyin Şeyh Vefa Efendi olur.”
    (Yaşadığım Gibi, 160)
    “Bir şehirde hatıralar ve tarih yalnız kitaplarda yaşarsa, o şehir kendi zamanlarını kaybetmiş demektir. Çünkü asıl canlı hatıralar, zamanla kutsîlik kazanmış, tılsımın usta eli dokunduğu için canlanmış, ruh sahibi olmuş maddenin taşıdığı hatıralardır.”
    (Yaşadığım Gibi, 197)


    Sis, ameliyesini aydınlığın üzerinde yaptığı için olsa gerek biraz da zihnin hallerine benzer. Onun için daima muhayyeleyi gıcıklar. Görüş plânlarımızı altüst eder, eşyayı değiştirir, aralarına acayip mesafeler koyar, onları tabiî halde tanımadıkları bir yalnızlıkta karşımıza çıkarır. Hülâsa, san'atın büyüsünü, yahut nizamını günlük hayatımızda kurar. Onunla karşılaşınca ister istemez bir çeşit yaratmaya mahkûm oluruz. Hangi İstanbul'lu sisli mevsim sabahlarında veya geceleri yatağında o acı düdük seslerini dinlerken az çok şâir değildir?”
    (Yaşadığım Gibi, 238)



    “Niçin Bursa'yı bu kadar seviyoruz? Bu sevgi hayatın dışında bir oyun mudur? Kendimize bir güzellik dini, geçmiş zaman kokulu bir âlem, çinilerden, su seslerinden, kemer ve oymalardan, eski kumaşlardan ve geçmiş modalardan, isim ve hatıralardan bir dünya yaratıp onun içinde, o yapma cennette bir takım zihnî uyuşturucular veya coşturucularla yaşadığımız zamandan uzakta sarhoş olmak mı istiyoruz?
    Böyle bir şüpheyi taşıyanlar elbette yanılırlar. Ne Bursa, ne de eski zevkimiz ve san'atianmız bizim için bu cinsten bir afyon hokkası değildir. Bursa'ya zamanımızın gürültüsünden uzaklaşmak, bir hamam kubbesi çınlayışında kendimizi kaybetmek için gitmiyoruz. Eskiyi zorla san'atkârca bir rüya temini için sevenlerden değiliz.
    Zaten şiir ve san'at, hiçbir zaman bu cinsten bir oymalı lâhid uykusu, yahut fildişi kule rüyası olmamıştır. Onun rüyası daima en verimli ve devamlı hareket, daima yaratıcı ve kurtarıcı hamledir. Çünkü asıl hareket dışta değil, ruhtadır. Dışarda seyrettiğimiz, bizi çabuk, beklenmedik gelişmeleriyle, kudretiyle o kadar şaşırtan, hatta zaman zaman büyüklüğüne hayran eden şey, ya bu içerdeki itişin bir aksi, iş halinde tercümesidir, yahut da onun yokluğu, o şifasız ruh fakirliği yüzündenvküçük realiteler tarafından zaptedilmenin, onlara kapanmanın, onlar üzerinde küçük ve miskin hülyalar kurmanın kendisidir.”
    (Yaşadığım Gibi, 215)


  • DikkatZihnin hazmı konuşma ile oluyor. Biz düşüncelerimizi başkalarının dikkatinde, başkalarının kayıtsızlığında veya hiddetinde, hattâ zulmünde yaşarız.
    Yaşadığım Gibi (s:274)

    -Sizce dehânın miyarı nedir?
    -Dikkat... İnsan dikkatidir. Dikkati nisbetinde büyüktür, kuvvetlidir. Çünkü dikkat bize, eşyanın ve kendimizin kapılarını açar.
    (Yaşadığım Gibi, 319)

    Benim için san'atta, ilimde her şeyden evvel dikkat esastır. Daha büyülü kelime bilmem.”
    (Yaşadığım Gibi, 331)

  • Eğitim-Gençlik

    Bizim orta okullarımız, liselerimiz bazı sergilerde boşuna işleyen makinalara benzer. Yani mücerrette çalışırlar. Çocuk 7 yaşında ilkokula başlar, 21'de yahut 25'de faydasızı ciddiye almak kabiliyetine göre üniversiteyi bitirir. Daha 1870'den evvel Bismarck lise mezunu proleterlerinden bahsediyordu. Biz şimdi onun bu alayının ikinci safhasında, yani devlet memuriyetinin dışında içtimaî fonksiyonu olmayan işsiz kalabalığı karşısındayız. Bu vakıa, önüne geçemezsek, yarın Türkiye'yi kökünden sarsacaktır. Bu o kadar gözle görülür bir hakikattir ki söylemekle hiçbir keramette bulunmuyorum.”
    (Yaşadığım Gibi, 294)


    Gençlerimiz ihtirassız, hatta heyecansız; gençlik bir takım meselelere açılmak, onları hararetle yaşamaktır. Boşlukta ne san'at eseri, ne de fikir olur. En dışımızda görünen bilgi bile içimizde yaşayan bir azap şeklinde olmalıdır. Mektep bitirmek için mektep bitirilmez. Her genç enginde bir gemi gibi her an kendi kendisine (ben neyim) -(niçin buradayım)- (Ne yapmak istiyorum) sualini sormalıdır. Bunu yapmayan genç hiçbir zaman genç olamayacak bir ihtiyardır. Yani ölü olarak yaşamayı kendiliğinden kabul etmiş demektir.”
    (Yaşadığım Gibi, 333)


  • Semboller : Zaman – Rüya - Gece
    Kimbilir belki de, ölümün sırrına sahip olduğu söylenen sihirbaz ay, bu yeraltı güneşi, bir mucize ile geçmiş zamanın derinliğinden bir takım gölgeleri çekecek ve güneşle yontulmuş küçük mücevher muayyeniyetlerinde ideal bir tanbur kâsesi gibi aksisadanın uyukladığı Bebek, Kanlıca, Büyükdere koyları tekrar unutulmuş saz sesleriyle dolacaktır.
    Niçin olmasın? Madem ki şâir: “Velhâsıl o rüya duruyor yerli yerinde” diyor, biz de rüyalarımızın kaybolmadığına inanabiliriz. Her yalanda bir hakikat parçası vardır, derler. Arkasında insan muhayyelesinin velûd mekanizması çalışan şiirin yalanı ise daima, hakikatin kendisi olmasa bile, mutlak ve bir ebediyet için mahfuz çehresi olmuştur.”
    (Yaşadığım Gibi, 161)


    Gece, gece, hülyalarımızın büyük ve ebedî mimarı! Sen ebediyetin sonsuz yüzü, ölümün munis kardeşisin; onun içindir ki ruhuna sahip her insan, kendisini ancak seninle ve sende tamamlanmış bulur.
    (Yaşadığım Gibi, 162)
    “Aydınlığı, vuzuhu herkes gibi severim; hayatı yapan şüphesiz ki onlardır. Fakat hakikî rüyası olan her şeyde karanlığın bir hissesi vardır. Gölgesini aydınlıkta bile yanısıra gezdiren insanoğlunun yan tarafını karanlık, esrarengiz gayrişuur yapan asıl hazine, bizi kâinat dediğimiz büyük manzumeye ithal eden bağların mecmuası karışık ve mufassal benliğimiz onda saklıdır. Bunun içindir ki bilhassa sanat, karanlıktan kendini kurtaramamış, hatta nâdir olarak elde ettiği gölgesiz aydınlıklar bile bizzat vuzuhun şiddetiyle hiç olmazsa gözlerimizi kamaştırmıştır.”
    (Yaşadığım Gibi, 158)


  • Hakikât - Realite - Gerçeklik Algısı
    Bakın Hayri Bey, ben karar verdim, beraber çalışacağız bundan sonra... Onun için anlaşmamız lazım. Realist olmak hiç hakikati olduğu gibi görmek değildir. Belki onunla en faydalı şekilde münasebetimizi tayin etmektir. Hakikati görmüşsün ne çıkar? Kendi başına hiçbir mânâsı ve kıymeti olmayan bir yığın hüküm vermekten başka neye yarar? İstediğin kadar uzatabileceğin bir eksikler ve ihtiyaçlar listesinden başka ne yapabilirsin? Bir şey değiştirir mi bu? Bilakis yolundan alıkor seni. Kötümser olursun, apışır kalırsın, ezilirsin. Hakikati olduğu gibi görmek... Yani bozguncu olmak... Evet bozgunculuk denen şey budur, bundan doğar. Siz kelimelerle zehirlenen adamsınız, onun için size eskisiniz dedim. Yeni adamın realizmi başkadır.”
    (Saatleri Ayarlama Enstitüsü, 213)

    -Aman beyefendi, dedim, hangi artist, hangi büyük...Arz ettim, sesi çirkin, sonra kabiliyetsiz... sonra cahil. Daha İsfahanla Mahuru, Rastla Acemaşiranı birbirinden ayıramıyor. Hayır, imkansız... Belki başka bilmediğim meziyetleri vardır. Belki, ne bileyim şahsen güzeldir, yani değildir amma, söz gelişi diyorum, güzel olur da ben farketmemiş olabilirim. Fakat o sesle musıkisi begenilsin! Buna imkan yok. Kulağı yok efendim, hiç yok. Sesleri ayıramıyor.
    ../..
    -Güzel olamaz, dedi. Güzelden anlıyorsunuz. Hayatınızı artık biliyorum. Siz güzel kadından anlıyorsunuz. Fakat sanattan, bugünün sanatından anlamıyorsunuz. Evvela bu bir kalabalık işidir. Kalabalık neyi sever neyi sevmez? Bunu kimse bilemez. Sonra bu mesele ümitsiz bir kalabalığın işidir. Siz de bilirsiniz ki zevk denen yüksek şeyin bizim içimizde içgüdüden kolaylığa kadar giden bir yığın karşılığı vardır. Zevkten ümit kesildi mi onlara kolayca teslim oluruz. İşler karışınca zevkten ümit kesilir. Musıki denince herkes, evvela "Hangi musıki?" sualini kendisine soruyor. Bu sual bir kere soruldu musizin zevk, üslup dediğiniz şeyler yoktur artık. Sonra kulağın herkeste ayarı bozuldu. Radyo devrindeyiz. Musıkiyi nadir bir şey gibi dinlemiyoruz. O, romatizma, nezle, para sıkıntısı, harp ihtimali, çok geçimsizlik gibi günlerimizin tabii arkadaşı oldu. Bu işe bir de kalabalığı ilave edin... Hayır, ben eminim ki bahsettiğiniz hanımefendi bir kaç gün içinde yepyeni bir şöhret olarak İstanbul'u fethedebilir. Bakın! Vaziyet çok müşkül olurdu, şayet baldızınız hanımefendi batı musıkisine merak sarsaydı. Çünkü onu hakikaten yıllar boyu öğrenmek lazım.
    Bir müddet yüzüme baktı. Hakikaten afallamıştım.
    -Bu meselelerde herkes işin alayında... Farkında olmadan alayında. Burasını anlamıyor musunuz?
    -Hangi alay? Çıldırıyorlar...
    -Tabii... Hayatlarına biraz duygu, istisnai zamanlar katmak istiyorlar. Herkes kendi boşluğunu bir parça duygu ile doldurmak kendini süslemek istiyor, fakat musıkiden o kadar anlamıyorlar ki, şarkıları güfteleri için seviyorlar. Zavallı Hayri Bey, siz garip bir adamsınız. Sizin bahsettiğiniz ölçüler geçmiş zamanda kaldı. Onlar, hani şu demin söylediğiniz, ustadan ustaya mektuplardı. Şimdi artık o klasik devirde değiliz. İsfahanla Acemaşiranı birbirinden ayırmak kimsenin aklından geçmez. Siz bana söyleyin, kimi taklit ediyor?
    -Meşhurların hemen hepsini... Fakat hepsini aynı sesle, aynı makamdan, aynı şekilde söylüyor...
    -Demek son derece şahsi! Mesele halloldu. Orijinal ve yeni... Dikkat edin, yeni diyorum. En büyük harflerle yeni! Yeninin bulunduğu yerde başka meziyete lüzum yoktur. Şimdi seçilecek yol kaldı, Halk musıkisi mi Alaturka mı? Yoksa alafrangaya kaçan halk musıkisi mi, yahut hal musıkisine kaçan alafranga mı?... Amma bunu burada, bu masa başında pek kesip atamayız. Fakat öyle sanıyorum ki, sesin bahsettiğiniz meziyetlerine göre -Halit Ayarcı burada yüzünü buruşturdu ve parmaklarıyla çok adi bir kumaşı yokluyormuş gibi bir hareket yaptı- daha ziyade alafrangaya kaçan bazı mahalli halk türkülerinde muvaffak olacaktır... Evet öyle tahmin ediyorum. Meğer ki Türkçe tangoyu tercih etsin! Yahut bazı şarkıları...
    Yüzüme dalgın dalgın baktı:
    -Evet, bütün mesele burada. Siz teşebbüs fikrinden mahrumsunuz. Sonra idealistsiniz. Realiteyi görmüyorsunuz... Hulasa eski adamsınız. Yazık, çok yazık! Biraz realist olsanız bir parça, ufak bir miktarda, her şey değişirdi.
    (Saatleri Ayarlama Enstitüsü, 211)



    Amma bir yanlış yapabilirdim, her şey berbat olurdu.
    Bir kahkaha savurdu.
    - Yapsanız ne çıkardı? Hatâ denen şey yoktur ki zaten... İyi anlayın! Farz ediniz ki hakikaten bir yanlış yaptınız! Oradan yürürüz ve doğruya çıkarız. Hata denen şey tashih etme budalalığında bulunanlar için mevcuttur. Bizim için değil... Biz onun varlığını kabul ettiğimiz andan itibaren her türlü hatanın üzerindeyiz. Hayır, Hayri Bey, hayır, yanlış yoktur ve olmaz da. Bütün mesele bir vaziyeti iyi hazırlamaktır. Ve insana itimattır.”
    (Saatleri Ayarlama Enstitüsü, 324)


  • Ölçü – Değer
    “Hayata inanmak lâzım Hayri Bey. Siz hayata değil, Acemaşirana inanıyordunuz...”
    (Saatleri Ayarlama Enstitüsü, 216)

Bir sonra ele alacağımız yazarı KEMAL TAHİR olarak tespit ettik. Onu da tanımaya çalışırken buradakine benzer başlıklar altında kitaplarından iktibaslar yapmayı planlıyoruz.

21 Eylül 2011
S. Cenap Baydar

24 Ağustos 2010 Salı

PAKİSTAN ZAMANI



T.C. ZİRAAT BANKASI AŞAĞIAYRANCI ŞUBESİ

HESAP NO :      555 555 55   ANA HESAP
                       - 5001            TL
                       - 5002            DOLAR
                       - 5003            EURO

 SWİFT KODU:  TCZBTR2A

TL Hesabı ,    IBAN NO:   TR94 0001 0008 2055 5555 5550 01
USD Hesabı , IBAN NO:   TR67 0001 0008 2055 5555 5550 02
EUR Hesabı , IBAN NO:   TR40 0001 0008 2055 5555 5550 03


TÜRKİYE HALK BANKASI BAKANLIKLAR ŞUBESİ

HESAP NO :        05000005         TL

                             5300003         DOLAR

                         2 P 000023         EURO
 

SWİFT KODU:  TRHBTR2AXXX
TL Hesabı    ,  IBAN NO: TR95 0001 2009 4080 0005 0000 05
USD Hesabı  , IBAN NO: TR43 0001 2009 4080 0053 0000 33
EUR Hesabı ,  IBAN NO: TR72 0001 2009 4080 002P 0000 23


VAKIFLAR BANKASI FİNANS MARKET ŞUBESİ
HESAP NO :        001 580 072 856 584 94  TL
                         001 580 480 007 260 78  DOLAR
                         001 580 480 006 770 43  EURO
SWİFT KODU:  TVBATR2A
TL Hesabı    ,    IBAN NO: TR54 0001 5001 5800 7285 6584 94
USD Hesabı ,     IBAN NO: TR39 0001 5001 5804 8000 7260 78
EUR Hesabı  ,    IBAN NO: TR31 0001 5001 5804 8000 6770 43

12 Nisan 2010 Pazartesi

Bir utanın

Çok sevdiğim, çok eski bir arkadaşımın hiç unutmadığım bir beğenme ve övme ölçüsü vardı, “utanmasını biliyor” derdi.

Utanmasını bilmek önemli bir şey.

Asker politikaya bulaşınca sadece disiplinini, saygısını, dürüstlüğünü değil anlaşılıyor ki utanma duygusunu da kaybediyor.

Yaklaşık on bir ay önce, ordunun kendi yerleştirdiği mayınla yedi askerimiz şehit oldu.

Ordu, bunun PKK’ya ait bir mayın olduğunu açıkladı.

Hemen operasyon başlattı, o operasyonda da bir başka askerimiz şehit düştü.

Bu çatışmalar sırasında siyasi ortam gerginleşti, “açılım” yaralandı.

Sonra, komutanların kendi aralarındaki telefon görüşmeleri düştü internete.

Anlaşıldı ki daha ilk dakikadan itibaren “gerçeği” zaten biliyorlardı.

Ama yalan söylediler.

Hem de ne yalan, bütün siyasi ortamı gerecek, insanca bir adımı engelleyecek, dostluğun gelişimini baltalayacak bir yalan.

Toplumun çekeceği acılara aldırmadılar bile.

Hem kendi “suçlarını” gizlemek hem de her zaman askerin iktidarına hizmet eden gerginliği sürdürmek için gerçekleri hiç çekinmeden sakladılar.

Medya da gerçeğin peşine düşmedi.

“Açılıma düşman” olan, bu ülkenin barışa ve demokrasiye asla kavuşmasını istemeyen medya görevlileri “açılıma” yazılarla, manşetlerle saldırdılar.

Geçen gün, Zaman gazetesi çok esaslı bir gazetecilik yaparak, o patlayan mayınla ilgili savcılığın “resmî raporunu” bulup yayımladı.

Savcılık mayının orduya ait olduğunu kesinleştiriyordu.

İnsan bir utanır, değil mi?
Kendi askerini öldürmüşsün, yalan söylemişsin, gerçekleri saptırıp operasyonlar düzenlemişsin, toplumun barışını torpillemişsin ve suçüstü yakalanmışsın.
Yoo, hiç umurlarında değil.
Dün baktım komutanlardan biri konuşuyor gene.
“Soruşturma devam ediyormuş, bu konuda yorumlar yapmamak lazımmış, beklemek gerekirmiş.”
Yahu, baştan beri bildiğiniz gerçeğin belgesi yayımlandı, ne beklemesi, ne soruşturması?
On bir aydır bir soruşturmanın sonucuna varamıyor musunuz?
On bir ay, sizin “kendi mayınınızı” tanımanıza yetmiyor.
Peki.
On bir ayda sonuçtan “emin olamıyorsunuz” da nasıl mayının patladığı günün ertesinde “PKK mayın patlattı” diye ortaya atılıp operasyon düzenliyor, bir askerin daha ölümüne sebep oluyorsunuz?
“Kendi mayınınız olup olmadığını” anlamaya on bir ay yetmiyor da “PKK’nın mayını” olduğunu anlamaya nasıl 24 saat yetiyor?
Madem hâlâ emin değilsiniz niye ertesi gün “PKK” diye çıktınız ortaya?
Hâlâ ne yüzle bizi kandırmaya, susturmaya çalışıyorsunuz?
Hiç mi utanmayacaksınız?
Darbecilikle suçlanan bir generaliniz, “komutanıyla konuşurken nezaket dışına çıkmakla” övünür, siz suçüstü yakalandıktan on bir ay sonra hâlâ “süratle soruşturuyoruz” diye kendi halkınızı kandırırsınız.
Nasıl bir ordusunuz siz?
Hiç mi doğru söylemezsiniz?
Dağlıca’da yalan söylediniz, Aktütün’de yalan söylediniz, yakalandınız, sizi yakalayanları suçladınız.
Belgeye “kâğıt parçası”, LAW’a “boru” dediniz.
Bir utanın, bir susun, bir kere de yüzünüz kızarsın.
Utanma duygusunu hissetmeden gerçek askerliğe dönemeyeceksiniz, bunu anlayamıyor musunuz?
Yaptıklarınızdan utanmazsanız bunları tekrarlarsınız, tekrarladıkça askerlikten uzaklaşırsınız.
Disiplini, saygıyı, dürüstlüğü unutursunuz.
“Askerin kışlasına dönmesini”, siyasetten çıkmasını, gerçek asker olmasını isteyenlere “ordu düşmanı” diyorsunuz, kim ordu düşmanı, bir düşünün.
Kim bu orduya, bu ordudan daha fazla zarar veriyor?
Darbe yapmadınız da “yaptınız” mı dedik, kendi geminizi batırmadınız da “batırdınız” mı dedik, daha önceden haberdar olduğunuz baskınlara önlem aldınız da “almadınız” mı dedik, ordunuzun içinden sayfalarca darbe planı çıkmadı da “çıktı” mı
dedik, her kazılan yerde silahlar bulunmadı da “bulundu” mu dedik, kendi mayınınızla askerleri öldürmediniz de “öldürdünüz” mü dedik?
Bütün bunları başka bir ordunun yaptığını farz edin bir an, o ordu hakkında ne düşünürdünüz?
İşte biz de onu düşünüyoruz.
Ve, “artık biraz utanın, susun ve askerliğe geri dönün” diyoruz.

Ahmet Altan - Taraf
KUM SAATİ 11.04.2010
http://www.taraf.com.tr/makale/10836.htm

Altı Çizili Satırlar Sitesi

Mavi Çadır