31 Ocak 2009 Cumartesi
Türkiye Osmanlı Olduğunu Hatırlıyor
Peki, gecenin köründe onu karşılamak üzere Yeşilköy'e koşan binlerce kişiyi görünce aklınızdan "hop ninnayı ninnayı, Kılıçdaroğlu aldı havayı" şeklinde bir türkü de mi geçmedi?
Hatta "AKP'ye oy vermeyecektim ama şimdi vereceğim" diye düşünenler de mi çıkmadı aranızdan?
Yalan söylüyorsunuz.
Bu yalan, George Bush'a ayakkabı fırlatan Arap gazeteciyi alkışlayıp şimdi de "Erdoğan yanlış yaptı" edebiyatına yatanların ikiyüzlü çıkarcılığını andırıyor...
Aydın Doğan'a daha iyi uşaklık edebilme kuyruğuna girenlerinki kadar zavallı bir tutum bu.
Türk, efelenmeyi sever. Efelenen başbakan da hoşuna gider.
Daha önce "masaya yumruğunu vurdu kalktı" balonlarını çok dinlemiş ama ilk kez gerçekten kalkıp giden bir başbakan görmüştür canlı yayında canlı canlı.
Çünkü Türk, büyük bir imparatorluk kurmuş ve altı yüz yıl da yönetmiştir.
En "ulusalcı" geçinenlerin bile aklına hemen yeni bir imparatorluk gelmesi, heveslerinin hemen bir Turan İmparatorluğu'na yönelmesi de bundandır. Aşağısı kurtarmaz!
"Misak-ı milli sınırları", herkesin bilinçaltında "geçici bir süre katlanılmak zorunda kalınan bir emrivakidir" bu ülkede...
Çünkü biz İsrail'e de, Irak'a da, Suriye'ye de, Mısır'a da, Lübnan'a da, Arabistan'a da, hatta Yunanistan'a da, Bulgaristan'a da, Kosova'ya da, Bosna'ya da "eski vilayetimiz" gözüyle bakarız... Çünkü öyledir!
İşte bunun için, bilinçaltımızda Kuzey Kıbrıs da "üç yüz yıl süren toprak kaybı sürecinden sonra hiç olmazsa azıcığını geri alabildiğimiz bir parçadır"...
İşte bu nedenle Kıbrıs'tan çekilmek istemeyiz, çünkü bize "vermek" gibi görünür.
İşte bu nedenle "İsrail'e ayar veren" bir başbakan da kahraman gibi karşılanır!
Arap dünyasının takdirleri de gururumuzu fena halde okşayacaktır... Çünkü herkes temelde Osmanlı olduğunu hatırlamaktadır! Biz de, onlar da...
İsrail ile ilişkilerimizin bozulması ya da bozulmaması da, "monşer kılıklı" üç beş emekli memurdan ve onların kafasında giden üç beş karta kaçmış gazeteci eskisinden başka kimsenin umurunda olmayacaktır kamuoyunda...
"İstanbul'u başkent yapmak istiyorlar" diye atıp tutanlar gizlice "ulan fena da olmaz ha" diyeceklerdir kendi kendilerine...
Biz istesek de istemesek de "Kasımpaşalı" gene kazanacaktır. Kılıçdaroğlu'na oy toplamak için takla atanlardan başkası da yırtık pabuçla çamurda gezmek gibi ucuz "popülizm" numaralarını yemeyecektir.
Çünkü burası İstanbul'dur, bozkır değildir. Burada bin çeşit kertenkele vardır ama hiçbirinin ruhu kalorifer dumanı kokmaz.
Engin Ardıç
Kaynak: Sabah
30 Ocak 2009 Cuma
Arab'ın Eşeği
Ankara İlahiyattan Prof Hayri Kırbaşoğlu'nun tercüme ettiği Mohamed Abbas Orabi'ye ait mail. Bir eşek hikayesi ….
حمير العرب
ARAB'IN EŞEĞİ
دخل حمار مزرعة رجل
Adamın birisinin tarlasına bir eşek girer
وبدأ يأكل من زرعه الذي تعب في حرثه وبذره وسقيه؟
Sürüp ekip sulamak için ter döktüğü tarladaki ekinleri yemeye başlar
كيف يُـخرج الحمار؟؟
Şimdi bu eşeği nasıl çıkarsın adam?
سؤال محير ؟؟؟
Cevap vermesi zor bir soru!!!
أسرع الرجل إلى البيت
Adam hemen hızla eve gider
جاء بعدَّةِ الشغل
Alet edevatlarını getirir
القضية لا تحتمل التأخير
İşin beklemeye tahammülü yok!
أحضر عصا طويلة ومطرقة ومساميروقطعة كبيرة من الكرتون المقوى
Uzun bir sopa ,bir çekiç,bir miktar çivi ve bir de büyükçe bir tabaka mukavva getirir
كتب على الكرتون
Mukavvanın üzerine şöyle yazar:
يا حمار أخرج من مزرعتي
“Ey eşek tarlamdam çık!”
ثبت الكرتون بالعصا الطويلة
Sonra mukavvayı uzun sopaya çakar
بالمطرقة والمسمار
Çivi ve çekiçle
ذهب إلى حيث الحمار يرعى في المزرعة
Tarladaki ekinleri yemekte olan eşeğin yanına varır
رفع اللوحة عالياً
Elindeki pankartı kaldırır
وقف رافعًا اللوحة منذ الصباح الباكر
ve sabahın köründen itibaren elinde pankartla dikilir
حتى غروب الشمس
Tâ güneş batıncaya kadar
ولكن الحمار لم يخرج
Fakat eşek çıkmaz!
حار الرجل
Adam şaşkındır
'ربما لم يفهم الحمار ما كتبتُ على اللوحة'
“Belki de eşek pankartta ne yazıldığını anlamamıştır?”
رجع إلى البيت ونام
Eve döner ve yatar uyur
في الصباح التالي
Ertesi sabah
صنع عددًا كبيرًا من اللوحات
Çok sayıda pankart hazırlar
ونادي أولاده وجيرانه
Çocuklarını ve komşularını da çağırır
واستنفر أهل القرية
Köy halkını galeyena getirir
'يعنى عمل مؤتمر قمة'
“Yani bir zirve toplar”
صف الناس في طوابير
İnsanları kuyruklar halinde dizer
يحملون لوحات كثيرة
Ellerinde pankartlar:
أخرج يا حمار من المزرعة
“Ey eşek tarladan çık!”
الموت للحمير
“Eşeğe ölüm!”
يا ويلك يا حمار من راعي الداروتحلقوا حول الحقل الذي فيه الحمار
“Yazıklar olsun sana ey eşek tarla sahibinden ne istiyorsun?” Eşeğin ekinleri yemekte olduğu tarlanın etrafını çevirirler
وبدءوا يهتفون
Başlarlar slogan atmaya:
اخرج يا حمار. اخرج أحسن لك
“Çık ey eşek, çıkmazsan fena olur!”
والحمار حمار
Eşek eşek !
يأكل ولا يهتم بما يحدث حوله
Yemeğe devam eder ve etrafında olup bitenlere dönüp bakmaz bile
غربت شمس اليوم الثاني
Ertesi gün de güneş batar
وقد تعب الناس من الصراخ والهتاف وبحت أصواتهم
İnsanlar bağırmaktan,slogan atmaktan yorulmuş ve sesleri kısılmıştır
فلما رأوا الحمار غير مبالٍ بهم رجعوا إلى بيوتهم
Bakarlar ki eşek kendilerine aldırmıyor, dönerler evlerine
يفكرون في طريقة أخرى
Başka bir çözüm bulmak lazım!
في صباح اليوم الثالث
Üçüncü günü sabahı
جلس الرجل في بيته يصنع شيئاً آخر
Adam evinde başka birşey yapmağa girişir
خطة جديدة لإخراج الحمار
Eşeği çıkarmak için yeni bir plan
فالزرع أوشك على النهاية
Çünkü ekinler ha bitti ha bitecek
خرج الرجل باختراعه الجديد
Adam yeni icadını getirir
نموذج مجسم لحمار
Eşeğin kuklası
يشبه إلى حد بعيد الحمار الأصلي
Gerçek eşeğe çok benziyor
ولما جاء إلى حيث الحمار يأكل في المزرعة
Eşeğin tarlada ekinleri yediği yere gelince
وأمام نظر الحمار
Eşeğin gözleri önünde
وحشود القرية المنادية بخروج الحمار
Eşeğe çıkması için bağırıp duran kalabalık köylülerin önünde
سكب البنزين على النموذج
Maket üzerine benzin döker
وأحرقه
ve ateşe verir
فكبّر الحشد
Kalabalıklar tekbir getirir
نظر الحمار إلى حيث النار
Eşek de ateşin olduğu yere bakar
ثم رجع يأكل في المزرعة بلا مبالاة
sonra da umursamaksızın tarlada otlamaya devam eder
يا له من حمار عنيد
Amma da inatçı eşekmiş yahu!
لا يفهم
Laftan anlamıyor
أرسلوا وفدًا ليتفاوض مع الحمار
Bu sefer eşekle görüşmek için heyet gönderirler
قالوا له: صاحب المزرعة يريدك أن تخرج
Derler ki: Tarla sahibi kendisinin tarlasından çıkmanı istiyor
وهو صاحب الحق
Haklı olan o !
وعليك أن تخرج
Sana düşen çıkıp gitmek
الحمار ينظر إليهم
Eşek hala onlara bakar
ثم يعود للأكل
Sonra otlamaya devam eder
لا يكترث بهم
Hiç onlara aldırmaz
بعد عدة محاولات
Başarısız birkaç girişimden sonra
أرسل الرجل وسيطاً آخر
Adam başka bir aracı gönderir
قال للحمار
Aracı eşeğe der ki:
صاحب المزرعة مستعد
Tarla sahibi hazır
للتنازل لك عن بعض من مساحته
Tarlanın bir kısmından vazgeçmeye
الحمار يأكل ولا يرد
Eşek yemeye devam eder,dönüp bakmaz bile
ثلثه
Üçte birini sana vermeye razı!
الحمار لا يرد
Eşek yine cevap vermez
نصفه
“Yarısını verecek!”
الحمار لا يرد
Eşekte yine cevap yok
طيب
Peki peki!
حدد المساحة التي تريدها ولكن لا تتجاوزه
İstediğin kadar alanı sen belirle,ama belirlediğin alanın dışına çıkma
رفع الحمار رأسه
Eşek başını kaldırır
وقد شبع من الأكل
Artık yiye yiye iyice doymuştur
ومشى قليلاً إلى طرف الحقل
Tarlanın kenarına doğru biraz ilerler
وهو ينظر إلى الجمع ويفكر
Kalabalığa bakar ve düşünür
فرح الناس
İnsanlar sevinirler
لقد وافق الحمار أخيراً
Nihayet eşek anlaşmaya yanaştı
أحضر صاحب المزرعة الأخشاب
Tarla sahibi tahtaları getirir
وسيَّج المزرعة وقسمها نصفين
Tarlayı iikiye böler ve ???????
وترك للحمار النصف الذي هو واقف فيه
Eşeğin olduğu hisseyi ona bırakır
في صباح اليوم التالي
Ertesi sabah
كانت المفاجأة لصاحب المزرعة
Tarla sahibini bir sürpriz beklemektedir
لقد ترك الحمار نصيبه
Eşek kendi hissesini bırakmış
ودخل في نصيب صاحب المزرعة
Tarla sahibinin hissesine dalmış
وأخذ يأكل
otlamaya burada devam ediyor
رجع أخونا مرة أخرى إلى اللوحات
Kardeşimiz tekrar pankartlara müracaat eder
والمظاهرات
ve mitinglere
يبدو أنه لا فائدة
Anlaşılan faydası yok
هذا الحمار لا يفهم
Bu eşek laftan anlamıyor
إنه ليس من حمير المنطقة
Galiba bu , bu yörenin eşeği değil
لقد جاء من قرية أخرى
Herhalde başka bir köyden gelme
بدأ الرجل يفكر في ترك المزرعة بكاملها للحمار
Adam artık tarlanın tamamını eşeğe bırakmayı
والذهاب إلى قرية أخرى لتأسيس مزرعة أخرى
ve başka bir köye gidip yeni bir tarla edinmeyi düşünmeye başlar
وأمام دهشة جميع الحاضرين وفي مشهد من الحشد العظيم
Orada hazır bulunanların ve büyük kalabalığın gözleri önünde
حيث لم يبقَ أحد من القرية إلا وقد حضر
Köydeki son insanın bile hazır olduğu bu kalabalık huzurunda
ليشارك في المحاولات اليائسة
Bu ümitsizce çabalara
لإخراج الحمار المحتل العنيد المتكبر المتسلط المؤذي
işgalci,inatçı,mütekebbir, saldırgan ve zarar kaynağı eşeği çıkarmak için sergilenen bu çabalara katkıda bulunmak için
جاء غلام صغير
küçük bir oğlan çocuğu da gelmişti
خرج من بين الصفوف
Çocuk kalabalıkları yararak
دخل إلى الحقل
tarlaya girdi
تقدم إلى الحمار
eşeğin yanına vardı
وضرب الحمار بعصا صغيرة على قفاه
küçük bir sopa ile eşeğin kıçına vurdu
فإذا به يركض خارج الحقل ..
O da ne:Eşek dört nala tarlayı terkediyor!!!
'يا الله' صاح الجميع ....
“ Hay Allah!” diye bağırır herkes
لقد فضحَنا هذا الصغير
“Bu ufaklık hepimizi rezil etti”
وسيجعل منا أضحوكة القرى التي حولنا
Hepimizi komşu köyler nezdindede maskara edecek
فما كان منهم إلا أن قـَـتلوا الغلام وأعادوا الحمار إلى المزرعة
ثم أذاعوا أن الطفل شهيد !!
Hemen oğlan çocuğunu oracıkta öldürürler , eşeği de tekrar tarlaya sokarlar ve çocuğun “şehit olduğu” haberini etrafa yayarlar
29 Ocak 2009 Perşembe
Erdoğan Davos'u Terk Etti !
Peres'in yaklaşık 22 dakika süren konuşması üzerine Erdoğan, ısrarla paneli yöneten gazeteciden söz istedi. Verilmemesi üzerine sinirlenen Erdoğan paneli yöneten gazetecinin eline vurdu ve ısrarla konuşmasına devam etti.
Erdoğan, İsrail'in öldürmeyi çok iyi bildiğini söyleyerek Peres'e yaşlı olduğunu ve sesini yükseltmesini de suçluluk psikolojisinden kaynaklandığını ifade etti.
Konuşması sık sık bölününce iyiden iyiye sinirlenen Erdoğan, Davos benim için bitmiştir diyerek paneli terketti.
Biz insanı yardım gönderiyoruz, 15 gün kapılarda bekletiliyoruz. Kızılay 15 gün kapıda bekletildi, rica minnet kabul ettirdik.
Çok daha ilginç olanı, şu anda 27 Aralık'tan 4 gün önce görüşme yapıyoruz.
5-6 saat biz İsrail'in Suriye'de 5. rauntunu görüşürken özel temsilciler görüşme yaptı. Hedefimiz doğrudan görüşmeler nasıl yapıcak bunu başarmak istiyoruz. Bunları konuştuk, bir iki kelimeye kadar düştü. Bunları da hafta sonu karara bağlayalım denildi. Ben Olmert'e şunu söyledim.
Dedim ki bakın Hamas'ın elindeki askeri biz kurtarabiliriz. Sizden ricam şu. Reform ve Değişim Partisi Filistin'de seçim kazandı. Hep demokrasiden yanayız dedik ya. O zaman bu demokratik mücadeleyi vermiş ve onları kazananları saygıyla karşılayabiliriz. İşte o seçilenlerden milletvekilleri bakanları sizin elinizde esir. Gelin burada bir paket yapalım, Sayın Abbas'a gösterdiğiniz jesti sizde onlara gösterin. Dedi ki eğer bunları bırakırsak Abbas kriz geçirir dedi. Dedim ki o zaman elinizdeki çocuklar esir en azından onları bırakın dedim. O da arkadaşlarla görüşelim size döneriz. Hala dönecek.
Sonra ne oldu 1400 insan öldü bunların arasında çocuklar var.
Soruyoruz size insanca düşünelim. İsrail'in elindeki silah ve kitle iletişim silahları dahil bunların birisi Filistin'de var mı? Birşey biliyorsam bunların zerresi kadarı yok.
Hamas bir reform partisinin farklı bir şeklidir. Onu bu halekim getirdi, seçimlerden sonra ona bu demokratik hakları vermeyenlerdir.
Bu kapıların açılması gerekiyor. O insanlar hapishanede mi yaşacak. Önce bu kapıların açılması gerekiyor. İnsanlar öncelikle yaşam hakkını kazanması gerekiyor. Deniliyor mi silah girmesin. Eğer bu tünellerin ucu Mısır'daysa onlar da bunu sokmasın.
Olmert'e söyledim, siz bu görüşmeleri tek taraflı görüşüyorsunuz. Çünkü siz sadece El Fetih'le görüşüyorsunuz bu Hamas'ta bu ülkenin bir parçası.
PERES İDDİALARA CEVAP VERİYOR
Sayın Başbakan ne zaman beklediniz biliyorsunuz. O dönemde dinametler vardı ve ölenler oluyordu o dönemde. Televizyon izlemek istemek istemiyorum, çok fazla detay bilmeniz gerekiyor. İsrail, 60 yıllık bir devlet ve savaşıyoruz. Bu kadar savaşan bir ülke var mı? Sayın Mübarek aslında durumu biliyor. Sayın Abbas durumu biliyor, sizin kadar biliyor.
Ne oluyor burada. Hergün 1 milyon kişi barınaklarda kalmak zorunda kalıyor. Herşey yolunda mıydı? Günlerce aylarca yıllarca bekledik bir son gelsin diye ama son gelmedi.
Bir sorun var ve bu sorunu saklamak istemiyorum. İran'ın Orta Doğu'da bir egemenlik kurmak istiyor. Silah temin ediyorlar, bomba temin ediyor. Ne yapmamız gerekiyor. Hergece İstanbul'da roket saldırısı olsa ne yapardınız size soruyorum.
Bizim yapmak istediğimiz şu. Biz barış istiyoruz ve artık tercihimiz yoktu ve bunu yaptık. Roketler kullanılıyor Yahudilerin öldürülmesini isteyenlerle.
Basit değil, terör örgütünün başlangıcı olduğunu biliyoruz.
İsrail kimseyi öldürmek istemiyor. Çocuklar son derece önemli. Bizim topladığımız tüm paralar çocuk merkezlerine gidiyordu. Beş yıl içinde hastane yoktu mesela. 5,500 çocuğa yardım ettik mesala. Arap doktorları da yoktu İsrail'de tedavi yaptık.
Masum ailelere saldırılırsa ne olur? Mesala biz insanlara lütfen buradan ayrılın diye telefonlar açtık. Lütfen buraları terkedin dedik. Bunları yapmak zorundaydık. Herhangi hükümet ne yapardı bu durumda. Sayın genel sekteretin sözlerini de anlıyorum. Lütfen net olarak burada mesajı vermek istemiyorum. İsrail'in bir ateşkese ihtiyacı yok çünkü biz başlatmadık. Onlar durdurursa ancak olur. Biz insanları öldürmekle uğraşmıyoruz. Sayın Arap insiyatifini başlatmasını önemli bir tercih olarak görüyorum. Bizim karşılaştığımız sorunlar şimdi biz Filistinlilerle müzakerelere başladık. Sayın Mübaret şunu söyledi: Barış için bunu yapmamız gerekiyordu. Bizim aşırı bir karmaşık sorun var karşımızda.
Öldürmeye gelince siz öldürmeyi çok iyi bilirsiniz.
Ülkenizde başbakanlık yapmış kişilerin sözleri vardır.
Tankların üzerinde Filistine girdiğimde kendimi mutlu hissediyorum diyen başbakanlarınız vardı.
Bu zulümleri alkışlayanları da ayıplıyorum.
Buaradan iki söz söyleyeceğim.
Sözümü kesmeyin
Tevrat 6. maddesinmde der ki öldürmeyeceksin. Burada öldürme var.
İsrail barbarlığı zalimliğin de ötresinde bir şey bir Yahudi.
Avi Şalom Guardina’da bunu söylüyor. İsrail Haydut devlet haline gelmiştir.
Benim için Davos bitmiştir. Siz konuştur muyorsunuz. 25 dakika konuştu 12 dakika konuşturuyorsunuz.
Kaynak:
22 Ocak 2009 Perşembe
MUSTAFA ISLAMOGLU ANKARADA
GAZZE İLE KARDEŞLİK GECESİ
KONUŞMACIMUSTAFA İSLAMOĞLU
TARİH: 29 OCAK 2009 SAAT:19.OOYER: ALTINPARK ANFA/B SALONU
KARDELEN DERNEĞİ, YARDIMELİ DERNEĞİ
17 Ocak 2009 Cumartesi
Tüylerim diken diken!...
Arap dünyası, o kadar zamadan sonra kafasını kuma sokmaktan vazgeçip zulme hayır diyerek sesini yükselten bir Türk liderini yeniden baştacı ediyor!
9 Ocak 2009 Cuma
Senin saçların daha güzel Gazze
Gazze kahvaltın hazır hala uyanmadın mı? Sütün soğuyor ama.
Gazze pazarlık yok! Tabağındakiler bitecek, az bir şey koydum zaten. Hadi kızım oyalanma okula geç kalıyorsun.
Gazze çantan hazır mı? Kitapların çantanda mı?
Annen seni bekliyor tarağı ve tokalarını al. İstediğin renkleri alabilirsin. Biraz sabret ağlama hemen. Saçların içiçe geçmiş. Açılmazsa sonra daha çok acıtır.
Gazze çıkıyoruz kızım. Derslerine dikkat et, öğretmenine iyi kulak ver. Merak etme gelirim, seni ne zaman okulda bıraktık kızım? Her zaman aynı şeyi söylüyorsun. Tamam geç kalmam. Üzerine bir şeyler giymeden bahçeye çıkma Gazze. Hava çok soğuk, hasta olursun.
İyi dersler Gazze.
**
Okul nasıl geçti kızım? Beslenme çantandakileri yedin mi Gazze?
Tamam giderken dergi alırız kızım. Ama bu sefer diğerinden alalım hep aynı dergiyi tutturuyorsun Gazze. Hem bak o kız hiç bize benzemiyor. Saçmalama kızım senin saçların daha güzel. Hem herkesin saçlarının düz ve sarı olması gerekmiyor.
Senin saçların daha güzel Gazze.
Tamam bugün birlikte okuruz kızım. Şiir de okuruz Gazze.
Gazze annene yardım edecek misin mutfakta? Tamam çorbayı sen karıştır kızım. Fazla televizyona takılmak yok ona göre. Ödev verdi mi öğretmenin? Yardım ederim kızım.
Sümeyye’lere hafta sonu gideriz Gazze. Ona da dergi alırız elbette.
**
Kızım bu saatte dışarı çıkılmaz.
Gazze onlar havai fişek değil kızım. Onlar bomba! İçeri gir kızım pencereden bakma. Gökyüzünde parlayan her şey bomba Gazze.
Misket, bombanın adı Gazze.
Bombanın adı misket.
**
Akşam erken yat Gazze olmaz mı? Üstünü açıp duruyorsun geceleri, dikkat et.
Ama ölme Gazze lütfen.
Gazze ölme…
Ölme kızım.
TARIK TUFAN
6 Ocak 2009 Salı
Gazze işgalinin bilinmeyen yönleri...
Gazze’nin İşgali: “Kurşun Dökme Operasyonu”, Geniş İsrail Askeri-İstihbarat Gündeminin Parçası
Michel Chossudovsky*
Hava bombardımanı ve İsrail kara güçleri tarafından Gazze’nin devam eden kara işgali tarihi bağlamda analiz edilmeli. İlk kez 2001’de İsrail hükümeti Başbakanı Ariel Şaron tarafından formüle edilen, geniş askeri-istihbarat gündeminin bir parçası olan “Kurşun Dökme” saldırısı dikkatli bir şekilde planlanmış bir girişimdir:
"Savunma bakanlığındaki kaynaklar Savunma Bakanı Ehud Barak’ın altı ay önce, İsrail’in Hamas ile ateşkes görüşmelerine başladığı sırada, İsrail Savunma Güçlerine operasyon için hazırlanmak üzere talimat verdiğini söyledi." (Barak Ravid, “Kurşun Dökme” Operasyonu: İsrail Hava Gücü aylarca planlamaya müteakip saldırdı. Haaretz, 27 Aralık 2008)
4 Kasım ABD başkanlık seçimleri günü ateşkesi bozan taraf İsrail oldu:
"İsrail Gazze sınırını bombalayarak Hamas ile arasındaki ateşkesi bozmak için bu dikkatin başka yöne çevrilmesini kullandı. İsrail bu ateşkes ihlalinin Hamas’ın İsrail bölgesine tünel kazmasını önlemek için olduğunu iddia etti.
Hemen ertesi gün İsrail Gazze’ye terör estiren bir kuşatma çıkardı. Filistinlileri “zorla boyun eğdirme” teşebbüsünde gıda, yakıt, tıbbi malzeme ve diğer ihtiyaçları keserken aynı zamanda silahlı saldırılara hazırlanıyordu.
Yanıt olarak Hamas ve Gazze’deki diğer gruplar basit, el yapımı ve esas olarak kusurlu roketleri İsrail’e ateşledi. Son yedi yıl boyunca bu roketler toplamda 17 İsraillinin ölümünden sorumlu oldu. Aynı zaman diliminde İsrailli Blitzkrieg saldırıları binlerce Filistinliyi öldürdü, dünya çapında protestolar yapıldı ancak BM’deki sağır kulaklara rastladı." (Shamus Cooke, Filistin’deki Katliam ve Daha Geniş Savaş Tehdidi, Global Research, Aralık 2008)
Planlanmış İnsanlık Felaketi
8 Aralık’ta Devlet Bakanı Vekili John Negroponte Mossad yöneticisi Meir Dagan da olmak üzere İsrailli yandaşlarıyla görüşmeler için Tel Aviv’deydi.
"Kurşun Dökme Operasyonu" Noel’den iki gün sonra başladı. İsrail’in Dışişleri Bakanlığının himayesinde dikkatli bir şekilde tasarlanmış uluslararası Kamu İlişkileri kampanyası eşlik etti.
Hamas’ın askeri hedefleri asıl amaç değildi. “kurşun Dökme” operasyonu oldukça açık şekilde sivil kurbanlara neden olmak için gerçekleştirilmişti.
Yoğun nüfuslu kırsal bölge olan Gazze’de bahsettiğimiz şey “planlanmış insanlık felaketidir”.
İsrail politika yapıcıları tarafından formüle edildiği gibi bu planın uzun dönemli hedefi Filistinlilerin Filistin topraklarından çıkarılmasıdır:
"Mülk ve kültürel kaynakların azami derecede yok edilmesini sağlayarak sivil toplumu dehşete düşürün… Filistinlilerin günlük hayatı katlanılmaz olmalı: Şehirlerde ve kasabalarda normal ekonomik hayatı uygulamaktan yoksun tutularak, iş yerlerinden, okullardan ve hastanelerden uzak kalarak kilitli kalmalılar. Bu göçleri teşvik edecektir ve gelecekteki çıkarmalara direnişleri zayıflatacaktır." Ur Shlonsky, alıntılayan Ghali Hassan, Gazze: Dünya’nın En Geniş Hapishanesi, Global Research, 2005)
"Haklı İntikam Operasyonu"
Dönüm noktasına ulaşıldı. “Kurşun Dökme” operasyonu 2001’de Ariel Şaron hükümeti başlangıcında daha geniş askeri-istihbarat operasyonun bir parçası olarak başladı. F-16 savaş uçakları başlangıçta Filistin şehirlerini bombalamak için Şaron’un “Haklı İntikam Operasyonu” kapsamında kullanıldı.
"Haklı İntikam Operasyonu” IDF (İsrail Savunma Gücü) personel şefi Shaul Mofaz tarafından Ariel Şaron’un İsrail hükümetine “Filistin Otoritesinin Yıkımı ve Tüm Silahlı Güçlerin Silahsızlaştırılması” başlığıyla Temmuz 2001’de sunuldu.
"Kod adı Haklı İntikam Operasyonu olan bir muhtemel durum planı tüm Batı Şeria ve muhtemelen Gazze Şeridini “yüzlerce” İsrailli kurban pahasına yeniden işgal etmek üzere geçen Haziran ayında (2001) hazırlandı." (Washington Times, 19 Mart 2002).
Jane’in “Dış işleri Raporuna” göre (12 Temmuz 2001) Şaron emrindeki İsrail ordusu “Filistin ordusunu parçalamak, Yaser Arafat’ı zorla çıkarmak ve ordusunu öldürüp yok etmek için tam güç saldırı” için planlarını güncelledi.
"Kan Dökmeyi Haklı Çıkarma"
“Kan Dökmeyi Haklı Çıkarma” askeri-istihbarat gündeminin önemli bir unsuruydu. Filistinli sivillerin öldürülmesi “insanlık zemininde” haklı çıkarıldı. İsrail askeri operasyonları intihar saldırılarıyla aynı zamana rastlaması için dikkatlice zamanlanıyordu:
Hükümetin tedbirinde geniş çaplı ölümlere ve yaralanmalara sebep veren İsrail’de büyük bir intihar saldırısından sonra kan dökmeyi haklı çıkaracak bir saldırı gerçekleşecekti. (Tanya Reinhart, Kötülük Serbest Bırakıldı, Filistin Otoritesini yıkmak için İsrail’in hareketi uzun süredir yapılan hesaplanmış bir plandır, Global Research, Aralık 2001, vurgu sonradan eklenmiştir)
Dagan Planı
"Haklı İntikam Operasyonu" şu anda İsrail’in istihbarat teşkilatı Mossad’ın başında bulunan General Meir Dagan’dan sonra “Dagan Planı” olarak da anıldı.
General Meir Dagan 2000 seçim kampanyası boyunca Şaron’un ulusal güvenlik danışmanıydı. Plan açıkça Şaron’un Şubat 2001’de Başbakan olarak seçilmesinden önce hazırlanmıştı. "Yediot Aharonot gazetesinde yazan Alex Fishman’a göre Dagan Planı Filistin otoritesini yok etmeyi ve Yaser Arafat’ı “oyunun dışında” bırakmayı içeriyordu." (Ellis Shulman, "Haklı İntikam Operasyonu": Filistin otoritesini yıkmak için Gizli Plan, Mart 2001):
"Dış işler Raporunda (Jane) bildirildiğine göre ve yerel olarak Maariv tarafından açıklandığına göre İsrail’in işgal planı –raporda Haklı İntikam olarak adlandırılıyor – ilk çok ölümlü intihar bombalamasından sonra hemen başlatılacak, bir ay boyunca sürecek ve yüzlerce İsrailli ile binlerce Filistinlinin ölümüne neden olması bekleniyor.” (aynı haberden, vurgu sonradan eklenmiştir.)
“Dagan Planı” Batı Şeria ve Gazze’nin tamamen birbirinden ayrılacağı, her bir bölgenin ayrı “hükümetleri” olacağı Filistin bölgelerinin “kantonlara ayrılması” diye adlandırdıklarını öngörüyordu. 2001’de tasarlanan bu senaryo ile İsrail:
"her bir bölgede hâkim olan Filistin güçleriyle ayrı ayrı görüşecekti – güvenlik, istihbarat ve hatta Tanzim örgütünden (Fetih) Filistin güçleri sorumlu olacaktı." Plan böylece birkaç bakanlığın öne çıkarıldığı Filistin bölgelerinin “kantonlara ayrılmasına” benziyordu." Sylvain Cypel, Arafat’tan kurtulmak için Şaron’un meşhur ‘Dagan Planı’, Le Monde, 17 Aralık 2001)
Dagan Planı askeri-istihbarat gündeminde devamlılığı kurdu. 2000 seçimlerinin canlılığında, Meir Dagan önemli bir rol üstlendi. “Başkan Bush’un özel delegeleri Zinni ve Mitchell ile Şaron arasında güvenlik meselelerinde “gidip gelme” görevini üstlendi." Sonradan Ağustos 2002’de Başbakan Ariel Şaron tarafından Mossad Yöneticisi olarak tayin edildi. Şaron sonrası dönemde Mossad’ın başında kalmaya devam etti. Haziran 2008’de Başbakan Ehud Olmert tarafından İsrail İstihbaratının Yöneticisi olarak görevini yeniden onaylattı.
ABD yandaşlarıyla işbirliği içinde Meir Dagan çeşitli askeri-istihbarat operasyonlarında görev aldı. Meir Dagan’ın genç bir Albay olarak 1982’de Beyrut’taki Filistin yerleşim yerlerine hava saldırısı düzenlendiğinde savunma bakanı Ariel Şaron’a yakın çalıştığını da belirtmek gerekir. Gazze’nin 2009 kara işgali pek çok yönüyle Şaron ve Dagan tarafından yönetilen 1982 askeri operasyona benzerlik taşımakta.
Devamlılık: Şaron’dan Olmert’e
“Kurşun Dökme Operasyonu” altında Gazze’de ölümlere götüren bir dizi anahtar olaya odaklanmak önemli:
1. Kasım 2004’te Yaser Arafat suikastı. Bu suikast 1996’dan beri “Dikenli Tarlalar Operasyonu” altında taslaktaydı. Ekim 2000’de çıkan bir belgeye göre “o zamanki Başbakan Ehud Barak’ın isteği üzerine güvenlik servisleri tarafından hazırlandı, ‘Arafat adlı kişi (İsrail) Devletinin güvenliğine ciddi bir tehdittir ve onun ortadan kaldırılmasının vereceği hasar varlığında verdiği hasardan daha azdır’ şeklinde beyan ediliyordu.” (Tanya Reinhart, Kötülük Serbest Bırakıldı, Filistin Otoritesini yıkmak için İsrail’in hareketi uzun süredir yapılan hesaplanmış bir plandır, Global Research, Aralık 2001. Belgenin detayları 6 Temmuz 2001’de Ma’ariv’de yayınlandı.)
Arafat'ın suikastı 2003’de İsrail kabinesi tarafından emredildi. 2003 İsrail Kabine kararını kınayan Birleşmiş Milletler Güvenlik Kararını veto eden ABD tarafından da onaylandı. Artan Filistin saldırılarına tepki olarak Ağustos 2003’de İsrail Savunma Bakanı Shaul Mofaz “ölümüne” yemin ettiği militanlara “top yekûn savaş” beyan etti.
"Eylül ortalarında İsrail hükümeti Arafat’tan kurtulmak için bir kanun geçirdi. İsrail’in siyasi güvenlik işleri kabinesi bunu “barışa engel olan Arafat’ı ortadan kaldırma kararı” olarak beyan etti. Mofaz tehdit etti; “Arafat’ı öldürmek için doğru yolu ve doğru zamanı seçeceğiz." Filistin Bakanı Saeb Erekat CNN’e bir sonraki hedefin Arafat olacağını düşündüğünü söyledi. CNN Şaron sözcüsü Ra'anan Gissan’a oylamanın Arafat’ın sınır dışı edilmesi anlamına gelip gelmediğini sordu. Gissan açıkladı; “Bu anlama gelmiyor. Kabine bugün o engeli ortadan kaldırmaya karar verdi. Bunun gerçekleşeceği zaman, metot, yollar ayrıca karar verilecek ve güvenlik servisleri durumu izleyecek ve uygun eylem için tavsiyede bulunacak." (Bakınız Trish Shuh, Ölüm Planı için Yol Haritası, www.mehrnews.com 9 Kasım 2005.)
Arafat suikastı 2001 Dagan Planı’nın bir parçasıydı. Tüm olasılıklarıyla İsrail İstihbaratı tarafından yürütüldü. Filistin Otoritesini yok etmek, Fetih içinde ve Fetih ile Hamas arasında ayrımcılıkları teşvik etmek amacındaydı. Mahmud Abbas bir Filistin vatan hainidir. Filistin Otoritesinin milis ve güvenlik güçlerini finanse eden ABD’nin ve İsrail’in onayıyla Fetih’in lideri olarak getirildi.
2. 2005’te Gazze’deki tüm Yahudi yerleşimlerinin Başbakan Ariel Şaron’un emriyle boşaltılması. 7000’in üzerinde Yahudi nüfusu yer değiştirdi.
"Gazze yerleşim yerleri gibi nihai yerleşim tutamayacağımız yerlerde ve bize problem çıkartan yerlerde bir boşaltma yapmak – pardon, yer değişim yapmak – niyetindeyim (Şaron). Gelecekte Gazze’de hiç Yahudi olmayacağı varsayımı üzerine çalışıyorum," dedi Şaron." (CBC, Mart 2004)
Gazze’deki yerleşim yerleri meselesi Washington’un “barış için yol haritasının” bir parçası olarak sunuldu. Filistinlilerin “zafer” olarak kutladığı bu önlem aslında Yahudi yerleşimcilere karşı yöneltilmemişti. Tam tersine: Gazze’yi yoğunlaştırılmış bir kampa dönüştürmeyi içeren kapsamlı gizli bir operasyonun bir parçasıydı. Yahudi yerleşimciler Gazze’de yaşadığı sürece geniş barikatlı hapishane bölgesi oluşturma hedefi gerçekleştirilemezdi. “Kurşun Dökme Operasyonunun” uygulanması “Gazze’de hiç Yahudi’nin olmamasını” gerektiriyordu.
3. Meşhur Ayrımcılık Duvarının inşası Şaron hükümetinin başlangıcında karar verilmişti.
4. Sonraki aşama Ocak 2006’daki Hamas seçim zaferiydi. Arafat olmadan İsrail askeri-istihbarat mimarları Mahmud Abbas’ın yönetimindeki Fetih’in seçimleri kaybedeceğini biliyordu. Bu da önceden öngörülüp analiz edilen senaryonun bir parçasıydı.
Filistin otoritesinde görev alan Hamas ile önceden Hamas’ın bir terörist örgüt olduğunu savıyla, İsrail Dagan planında formüle edildiği gibi “kantonlara ayırma” sürecini yürütecekti. Mahmud Abbas’ın yönetimindeki Fetih Batı Şeria’nın yönetiminde resmi olarak kalacaktı. Hakkıyla seçilen Hamas hükümeti ise Gazze şeridiyle sınırlanacaktı.
Kara Saldırısı
3 Ocak’ta İsrail tankları ve piyade askerleri top yekûn bir kara saldırısı için Gazze’ye girdiler:
"Kara operasyonu gece karanlıkta top ateşlerinden saatler öncesinden gece gökyüzüne fırlayan alevler içinde hedefleri ateşleyerek başlamıştı. Makineli tüfek ateşlenirken izli mermiler karanlıkta havai fişek gibi parlıyordu ve yüzlerce parçanın kırılması ateş şimşekleri oluşturuyordu. (AP, 3 Ocak 2009)
İsrail kaynakları uzun olarak tasarlanmış bir askeri operasyona dikkat çekti. Bir TV konuşmasında Savunma bakanı Ehud Barak “kolay olmayacak ve kısa da olmayacak” dedi.
İsrail Hamas’ı “işbirliği yapmaya” zorlamıyor. Uğraştığımız şey 2001’de ilk olarak formüle edilen “Dagan Planının” uygulanması. Bu plan:
"Filistin liderliğinin alt yapısını yok etme, çeşitli Filistin güçleri tarafından önceden elde edilmiş silahları toplama ve askeri liderlerini sürgün etme ya da öldürme şeklinde tanımlanmış açık misyonla Filistin kontrollü bölgenin 30.000 İsrail askeriyle işgalini” kapsıyordu. (Ellis Shulman, alıntılandı, vurgu sonradan eklendi)
Asıl soru Washington ile istişarede bulunan İsrail’in daha geniş bir savaşı tetikleme niyetinde olup olmadığıdır.
İsrail nüfusun toplu göçüne izin vermek için Gazze sınırlarını açarsa, kara işgalinin ileriki aşamalarında toplu sürgün gerçekleşebilir. “1948 tarzı bir çözüm” olarak toplu göç Ariel Şaron tarafından ileri sürülmüştü. Şaron için “sadece Filistinliler için yeni bir devlet bulması gerekliydi. ‘Ürdün Filistin’dir’ Şaron’un çıkardığı bir sözdü." (Tanya Reinhart, aynı yazıdan alıntı)
* Michel Chossudovsky Kanadalı bir iktisatçıdır. Kendisi Ottowa Üniversitesinde İktisat Profesörüdür. Michel Chossudovsky globalresearch.ca adlı siteyi yürüten Küreselleşme Üzerine Araştırma Merkezi editörüdür. Merkez kendisini “Yeni Dünya Düzenini” “silahsızlandırmak” ve “Küreselleşmenin” medcezirlerini zapt etmeye adamak” şeklinde ifade etmektedir.
http://www.timeturk.com/Gazze-isgalinin-bilinmeyen-yonleri...-44684-haberi.html
5 Ocak 2009 Pazartesi
Haydi, yapsana Amca!
İktidardaki (ulusal solcu) Ecevit, (milliyetçi) Bahçeli, (liberal) Yılmaz koalisyonu, Genelkurmay'ın büyük ısrarıyla İsrail ile tank anlaşması yapıyordu.
Başka bir ısrarla bunun aleyhinde "durmadan" yazanlardan biriydim. Belki de en ısrarcı ve inatçı yazılardı.
Birkaç açı vardı:
1. Yine tam Filistinlilerin katledildiği bir zamanda bu iş yapılıyordu.
2. Katliam silahlarının kaynağı olan İsrail devlet şirketi IMI tam bir mali krizdeydi ve Türkiye'den alınacak ihale ölüm kusan tanklara ilaç olacaktı.
3. İhale şaibeliydi. Komisyoncular, aracılar ve sivil ile askeri şaibeler. Eski bir tankın modernizasyonu için İsrail'e verilecek para neredeyse yeni nesil bir tankın fiyatı kadardı. İtiraz eden kimi görevlilere el çektirilmişti.
O zaman, ihale bedeline konan belirsiz bir miktarı da hesaplamış ve "yüzde"yi de yazmıştım.
4. Bu işin pekala yerli firmalarla da yapabileceği belirtiliyordu. Yan sanayi de dahil.
Kıvrık oğlu
Bu ısrarlı karşı çıkışlara dönemin Genelkurmay Başkanı'nın cevabı çok ağır, çok incitici, aslında tam hakaret davalıktı.
Hani, halefi komutanın kadehinde şarap mı kola mı olduğuyla çok ilgili, hani "yirmisekizşubatbinyıl"cı Genelkurmay Başkanı Kıvrıkoğlu, "Bu ihaleye karşı çıkanlar Yahudi düşmanı doğmuş" deyiverdi.
Ama ihalenin kamu vicdanındaki yaralarını, ihaledeki şaibeleri dert etmedi.
Mesela, "ihale"yi savunan yazısında Ertuğrul Özkök' ün aktardığı gibi...
"Filistin'de durum kötüleşiyor. Böyle bir dönemde ihaleyi İsrailli şirkete vermemiz doğru mu?" diye tereddüt eden Ecevit'e, Özkök'ü sevinçli bir telaşla yazısına "O soru soruldu, cevabını asker verdi" aşlığını attıran ve vicdanı muhtemelen sızlayan Başbakan'ı da ezen cevabı vurmuştu.
Ayıptır
O dönemden arşivde iki "karşı tavır" daha var.
1. "Tank ihalesi askıya alınmalı. Dışarıdan gelen paranın adresi birileri tarafından belirleniyor, bu yüzden ihale İsrail'e veriliyor. İhale askıya alınmalı."
2. "Tank modernizasyonunun Türkiye'de yapılmaması büyük ayıp. Böyle bir ortamda İsrail'e tank ihalesi verilemez. Bir an önce askıya alınmalı. Türkiye'nin bu ihaleyi iptal etmemesi ayıp. Bu, ülkemiz için kanayan bir yaradır. İSRAİL SALDIRGANLIĞINA ONAY VERMEK VE GÖRMEZLİKTEN GELMEK ANLAMINA GELİR. Ayıptır, basiretsizliktir."
Askıya ya!
2002 yılı nisan başlarındaki bu demeçlerin iki sahibi bugün başka konumlarda.
1 Numara, yine o günkü gibi AKP Genel Başkanı ve bugün Başbakan.
2 Numara, o günkü AKP Genel Başkan Yardımcısı, bugün Cumhurbaşkanı.
İkisi de, eminim ki içtenlikle, İsrail'in bugün de ölüm kusmasına tepki duyuyor.
Ama ikisi de bugün "iktidar ve devlet"; eminim ki, önceki hükümete atıp tuttuklarını kendilerine söyleyemeyecekler.
Ayna önünde kendileriyle hesaplaşmayacaklar. Partilerinde bu yönde bir eleştiriye maruz kalmayacaklar; kimse gıkını çıkarmayacak.
Henüz daha yeni verilmiş 167 milyon dolarlık bir ihale var İsrail'e, Gazze'ye saldırıdan hemen önce, İsrail Başbakanı Ankara'yı uyuttuğu veya hipnotize ettiği sırada; askıya alsalar ya!
Şu anda İsrail'in lehine 2 milyar dolara yaklaşmış silah ticaretimiz var; skıya alsalar ya!
Yine kendileri Erbakan iktidarı üyesi iken, İsrail'e verilmiş imtiyazlar var; serbest ticaret ve ölüm kusucu İsrail uçakları ile bizim topraklardaki kankalık gibi; askıya alsalar ya!
Aynen öyle
Bize diyebilirler ki... "Devlet işi başka".
Biz de diyebiliriz ki... Bunu, öldürülen Filistinlilere, ablukada açlıkla, korkuyla, travmayla zaten yarı ölü iken, tankımıza kanka tanklar ve uçaklarımıza kanki uçaklarla yüzde yüz öldürülen çocuklara anlat Amca!
Kim demişti, "İsrail saldırganlığına onay vermek ve görmezden gelmek" diye.
Kim demişti, "Ayıptır, basiretsizliktir" diye.
Kim demişse, bugün de aynen öyle! Aynen iade!
Umur Talu / Sabah
Kimin Kedisi?
Yakın zamanlara kadar fiziğe ‘doğa felsefesi’ gözüyle bakılması da bu nedenle... Temel doğa bilimi olan Fizik ne işe yarar?
Evrenin sırlarını...Maddenin yapısını...Ve bunlar arasındaki etkileşimleri inceler...
Evreni keşfettiği oranda da yaşam yol alır...
Sosyal bilimler de değişir...
H H H
Bugün...
Ünlü Avusturyalı fizikçi Erwin Schrödinger’in 48. ölüm yıldönümü...
4 Ocak 1961’de, 73 yaşında, tüberküloz nedeniyle hayata gözlerini yumdu ve vasiyeti üzerine Avusturya’nın batısında bulunan Alpbach kasabasında toprağa verildi. Erwin Rudolf Josef Alexander Schrödinger, kuantum mekaniğine olan katkılarıyla... Özellikle de 1933’te kendisine Nobel Ödülü kazandıran Schrödinger Denklemi’yle tanınır. ‘Schrödinger’in Kedisi’ diye bilinen düşünce deneyini önermiştir.
* * *
Neyin kedisi?
‘Schrödinger’in Kedisi’
‘Kuantum fiziği tarihinin belki de en ünlü düşünce deneyi Schrödinger’in kedi paradoksudur. Bu paradoksta, kuantum mekaniksel bir parçacığın iki farklı durumda bulunma olasılığını aynı anda eşit olarak taşıyabilmesi özelliği kullanılıyor. İki halin üst üste gelmesi makro dünyaya yansıtıldığında içinden çıkılmaz bir durum oluşuyor.
Düşünce deneyinde, bozunup bozunamadığı dışarıdan bilinemeyecek, uyarılmış bir atom ile bir kedi aynı kutuya kapatılıyor. Atom bozunacak olursa bir tetikleme mekanizması aracılığıyla siyanür şişesini kıracak ve kediyi öldürecektir. Kuantum mekaniği kapsamında son derece sıradan diye nitelenebilecek olan bu bozunmuş olma ve olmama olasılıklarının eşitliği, kutu içindeki kedinin de hem canlı hem cansız sayılabilmesini gündeme getirir.’
Ölümü de içinde taşıyan bizler gibi...
* * *
Schrödinger, Viyana’nın Erdberg kasabasında, Rudolf ve Georgine Emilia Brenda Schrödinger’in tek çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası bir mumlu bez imalatçısı ve botanikçiydi. 1898 yılında girdiği Kraliyet Akademik Lisesi’nden 1906’da yüksek başarıyla mezun oldu ve aynı yıl Viyana Üniversitesi’nin fizik bölümüne kabul edildi.
Burada, öğretmenleri Franz Serafin Exner ve Friedrich Hasenöhrl’ün fikirlerinden etkilendi, Friedrich Kohlrausch’un gözetiminde deneysel çalışmalar yaptı. 1910’da mezun olan Schrödinger, bir yıllık askerlik hizmetinden sonra üniversiteye geri döndü ve 1911’de Exner’in yanında asistan olarak çalışmaya başladı. 1914’te I. Dünya Savaşı başlayınca tekrar askere çağrıldı ve İtalya cephesine yollandı.
* * *
Savaşın bitişinden sonra Viyana’ya dönen Schrödinger, radyoaktif bozunum ve kristal yapıların dinamikleri üzerinde çalışmaya başladı.
Mart 1920’de Annemarie Bertel ile evlendi ve aynı yıl içinde Stuttgart’ta doçentliğini aldı. 1921’de Breslau Üniversitesi’ne geçti ve burada profesör oldu, fakat Breslau’da birinci yılını doldurmadan bu sefer Zürih Üniversitesi’ne geçti. 1926’da arka arkaya yayımladığı altı makalesiyle uluslararası üne kavuştu. Bugün kendi adıyla anılan ve kuantum mekaniğinin en önemli sonuçlarından biri olan Schrödinger Denklemi’ni de ilk kez bu makalelerde ortaya koydu. 1927’de kısa bir süre ABD’deki Wisconsin Üniversitesi’nde ders verdikten sonra, Berlin Üniversitesi’ne gelerek fizik bölümü başkanlığını Max Planck’tan devraldı. Yahudi olmadığı halde, Almanya’da yükselen ırkçı Nazi iktidarından rahatsız olduğu için 1933’te İngiltere’ye taşındı ve Oxford Üniversitesi’nde profesör oldu. Aynı yıl, Paul Dirac ile beraber Nobel Fizik Ödülü’nü aldığını öğrendi.
* * *
Schrödinger, 1935’te, bugün Schrödinger’in kedisi adıyla bilinen meşhur düşünce deneyini de içeren üç kısımlı bir deneme yazısı yayımladı. 1939 sonbaharında Dublin’e gelerek yeni kurulan Dublin İleri Araştırmalar Enstitüsü’ne geçen Schrödinger, burada 17 sene kalacak ve İrlanda vatandaşlığına geçecekti. Schrödinger Dublin’de kaldığı süre boyunca, fiziğin değişik alanlarını birleştirecek bir ‘birleşik alan teorisi’ kurabilmek için uğraştı ve bu konuda Einstein’la yazışmaya başladı. 1956’da tekrar Viyana’ya dönen Schrödinger, birleşik alan teorisi ve genel görelilik kuramı üzerinde çalışmaya devam etti.
* * *
Kuantum mekaniği, özetle, çok küçük ölçeklerde, atom boyutlarında, maddenin nasıl davrandığını açıklar. Klasik fizikle olaya baktığımızda, bir cisim aynı anda iki durumda -ya da yerde- birden bulunamaz. Örneğin, ya masanın üzerindedir ya da yerdedir. Ancak, kuantum mekaniğinde bu olasıdır... Yani cisim iki ya da daha çok durumda eşzamanlı olarak bulunabilir. Bu olaya, ‘durumların üst üste gelmesi’ de denir. 1935’te, Alman fizikçi Erwin Schrödinger’in ‘Kedi Deneyi’ de işte bu üst üste gelme ilkesinin anlaşılmasını kolaylaştırdı...
* * *
Kuantum Fiziği’nin bu çok parlak öncüsü Schrödinger’in 48. ölüm yıldönümü...
Fizikte gelişmeyen bir ülkenin pek bir şeyde gelişmesi de çok olanaklı değil...
Fizikte gelişme olacaksa, Schrödinger’i de anmalıyız...
Değil mi?
http://www.stargazete.com/gazete/yazar/mehmet-altan/kimin-kedisi-159798.htm
Ölümler ve Akşam Yemeğinden Vazgeçme
Emin ne yapacağını bilmeden koridorda bir ileri bir geri geziniyordu. Kız kardeşi Tahani, annelerini Gazze’deki başka bir hastaneye götürme teklifinde bulundu. Emin, hastaneyi aradı; fakat, hastaneden daha fazla hasta alınamayacağı bildirildi. Sonradan, hemşire geldi ve Emin’e “annesinin komaya girdiğini” söyledi. Bir saat sonra ise, annesinin öldüğü haberi geldi.
Fadiye’nin hikâyesi, Gazze’deki kronik hastalık teşhisi konulan yüzlerce hastayı bekleyen akıbeti örneklemektedir.
59 yaşındaki Halil El-Koreimah da, hemen hemen benzer şartlardan ötürü öldü. Astım hastası olan Halil, acil durumlarda kullanmak üzere evinde elektrikle çalışan ‘oksijen pompası’ bulunduruyordu. Halil, bu pompayı son kez kullanmaya ihtiyaç duyduğunda, bütün civarda hiç elektrik yoktu. Çok şükür ki, Halil’in oğlunun arkadaşında bir jeneratör vardı. Oğlu, hemen babasını arkadaşının evine götürdü ve orada pompayı jeneratöre bağladılar; böylece son anda kurtuldu.
Birçok Filistinli aile, kendilerine yardım etmek için var olan sağlık sisteminin gücüne olan inançlarını yitirdiler. Sağlık Bakanı Bassem Naim, tekrar vuku bulan elektrik kesintilerinden dolayı ‘büyük çapta’ ölümler beklediklerini söyledi. Naim, "El-Ahram Weekly"ye yaptığı açıklamada, solunum rahatsızlığı olan hastaların ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla var olan merkezi oksijen temin istasyonlarının güç bela işlevsel kılındığını ifade etti. Cerrahi işlemlerde ihtiyaç duyulan ‘sterilizasyon teçhizatı’, artık işlev göremez durumda bulunuyor. Ve çocukların sütleri için gerekli olan “pastörizasyon makineleri” çalışmıyor.
Yoğun bakımdaki onlarca solunum aygıtı, büyük bir olasılıkla çalışamaz halde bulunuyor; bu da yüzlerce hastanın ölmesi anlamına geliyor. Elektrik kesintileri nedeniyle, kuvöze ihtiyaç duyan yüzlerce çocuğun hayatta kalma olasılığı neredeyse imkânsız. Kalp üniteleri, fizik tedavi bölümleri ve diğer tesisler yakın bir zamanda işlev görmeyebilirler. Bakan Naim, “Ana ilaçların ve tıbbı tedarikin kısıtlılığına neden olan ve yüzlerce tıbbi malzemenin kullanılamaz hale gelmesine sebebiyet veren ‘Gazze bloku’ndan dolayı ortaya çıkacak olan sağlık yıkımı ile ilgili defalarca ikazlarda bulunduklarını” söyledi.
Filistinliler, yemek pişirmek için eski yöntemlere geri dönmek zorundalar. El-Maghazi Mülteci Kampı’nda yaşayan 57 yaşındaki Ayşe, şafak vaktinde 10 yaşındaki torunu Muhammed ile eşeğe binmişti ve portakal ve zeytin bahçelerine doğru gidiyorlardı. Her ikisi de kuru yaprak ve dallar aramak için yola çıkmışlardı. Ayşe, bu yaprak ve dalları, 12 kişilik ailelerine yemek yapmak için yakılacak olan ateşi beslemek amacıyla kullanıyor.
Gazze’yi sağdan sola çeviren Ömer Muhtar Caddesi’nden aşağıya doğru yürüdüğünüzde, benzin ve yakıt kıtlığından dolayı alışveriş dükkânlarını kapalı bulan insanların yüzlerindeki hüsran ile karşılaşırsınız. Müşterilerin çoğu şehre gidip geliyorlar ve evlerinde kahvaltı yapmaya vakitleri yok. İşletilmeye devam eden az sayıdaki lokantanın sahibi de, müşterilerini “bu işe devam edemeyebilecekleri” hakkında uyarıyorlar. Birçok fırıncı, İsrail’den gelen buğdayların kıtlığından ötürü, işletmelerini çalıştıramıyor.
Bu olağanüstü şartlar, sadece Filistinlilerin yedikleri için değil eğlenme yolları için de geçerlidir. Gazze’deki Birkat El-Wezz bölgesinde, bir grup erkek, her akşam, iğneli küçük nişan şeridinden yapılan kulübelerde bir araya geliyor. 42 yaşındaki Emir Boreik, her gecesini bu kulübede geçiriyor. Emir, televizyon ve bilgisayar olmadığı için sıkıldığını ve akşam namazından sonra eve gidecek ruh hali içerisinde olmadığını söylüyor.
Gençler genellikle, oyun oynamak veya muhabbet etmek suretiyle şehir meydanlarında takılıyorlar. Şehir meydanlarının civarlarında yaşayan aileler, bir araya gelen gençlerin seslerinden şikâyet ediyorlar. Onlar, bir gencin, elektrikler tamir edilene kadar evlerine gitmeyeceklerini söylüyorlar.
Elektrik kesintileri, Gazzelilerin sosyal kutlama veya taziye metotlarını da değiştirdi. Bazı ziyaretler, elektrikler gelene kadar ertelendi. Çocukları ve hanımıyla El-Maghazi Mülteci Kampı’nda yaşayan Usame Ahmed, yakındaki El-Noseirat kampında elektrikler var olduğunda, bu kampta yaşayan kayınpederlerini ziyaret ediyor. El-Noseirat kampında elektrikler kesildiğinde ve El-Maghazi Kampında elektrikler var olduğunda ise kayınpederleri ziyarete geliyorlar.
Elektrik kesintileri, çocukların okul ödevlerini yapma yöntemlerini bile değiştirdi. Birçoğu, eve gider gitmez ödevlerini bitirmeye çalışıyorlar ki, böylece ışık gitmeden ödevlerini halledebilsinler.
Elektrik kesintilerinin başlamasından bu yana birçok Filistinli aile, akşam yemeklerinden vazgeçmeye başladı. El-Maghazi Kampından olan 40 yaşındaki Mervan Abd Rabbu, “Weekly”ye ‘hanımının gece yemek yapmakta zorlandığını’ anlattı. Bu nedenle, aileler öğle yemeklerini geç yiyorlar ve topluca akşam yemeklerinden vazgeçmeye başladılar.
27 Kasım–3 Aralık tarihli Haftalık El-Ahram Gazetesi
Saleh Al-NAAMİ
Dayan Muin..Dayan Gazze...
Dayan Muin... Dayan Gazze...
Az önce televizyonlara Gazze’den bağlanıp “Ölmezsem sonra yine konuşuruz” diye espri yapan Filistinli Muin Naim’i tanıyorum.
Bu espriyi yaptığı sırada İsrail savaş makinesi onun evine doğru ilerliyordu.
Hamas’ın Türkçe bilen sözcülerinden biri olmuş Muin.
Benim ODTÜ’den arkadaşım.
ODTÜ’de bir zamanlar yüzlerce Filistinli öğrenci okurdu. (Kızlar da vardı ama onlar başörtüsü yasağından sonra gelmez oldular.) Şimdi Gazze’den telefonla bilgi alınan Türkçe bilen o Filistinlilerin çoğu ODTÜ’lüdür herhalde
Muin de onlardan biriydi.
O da diğer Filistinliler gibi okulun etrafındaki bakımsız, ucuz evlerde kalırdı. “Filistin kampı” derdik biz o evlere.
Bütün Filistinliler gibi onun da dersleri kötüydü. Kötü şartlardan gelmişti çünkü. Birlikte kaç defa Calculus dersini alıp, kaldık hatırlamıyorum. Ama Bahar Şenliği’nde Filistin standında yaptıkları lezzetli felafalleri hiç unutmadım.
Aynı öğrenci topluğunda bulunduk Muin’le. Şanlıurfa’ya, Antep’e gittik trenle, yolda uzun uzun Filistin’i konuştuk.
Ne yapacağını bilmiyordu Muin. Filistin’e dönmek, bütün hayatını bir trajedi ve mücadele içinde geçirmeyi en baştan kabul etmek demekti. Dönmemek ise, gurbette aynı sefaleti hem de ülkesine ihanet etmiş olma duygusundan bir an olsun kurtulamadan çekmeyi kabul etmek demekti.
Tanıdığım bütün Filistinliler gibi onun da hayatı politika ve mücadeleydi. Devrim yapmak, iktidara gelmek, toplumu dönüştürmek için değil, adam gibi yaşamak için, adamı da bırakın sadece yaşamak için. Bu dünya onlara normal ve basit bir hayat sürdürme fırsatı vermedi çünkü. Şimdi onlardan militan, terörist diye bahsedenler, Hamaslı, El Fetihli ya da başka bir örgütten olmanın Filistinli olmak, olmayan Filistin devletinin vatandaşı demek olduğunun farkında değiller.
Dün Muin’i televizyonda gördüm. Hamas sözcüsü olmuş. Türkiye televizyonlarına bağlanıp, bilgi veriyor. Hiç değişmemiş aynı muhlis Muin o. Aynı bacı kalfa Türkçesi. Aynı hınzır ses. Karıncayı incitemeyecek, iri cüsseli, saf, tertemiz, bir tek İsrail denince tepesi atan Muin o.
Şimdi siz Muin’e terörist mi diyorsunuz? Allah korusun Muin öldürüldüğünde İsrail, askerî hedefleri mi vurmuş olacak? İsrail bu kez çocuk ve kadın öldürmedi, hastaneye saldırmadı diye “ohh” mu çekilecek, “su testisi su yolunda kırılır” mı denilecek?
Peki, siz söyleyin. Muin’in yerinde olsaydınız siz ne yapardınız?
Bir sabah 2000 yıl önce bu toprakların sahibi olduğunu iddiasıyla Hititler gelse bizi evlerimizden atsa.
Sonra da boşalttığımız evlerimize, topraklarımıza yerleşse.
Bizi de birkaç mülteci kampında toplasa. Etrafımıza duvarlar örse.
Bir kısmımız Bulgaristan’a, Yunanistan’a, Suriye’ye, Gürcistan’a, İran’a kaçsa.
Oradaki mülteci kamplarında yaşamaya çalışsa. Hayatımız mahvolsa.
Ama ABD, AB ve tüm dünya Hititlerden yana olsa.
Müslüman ülkeler bile bize sahip çıkmasa.
BM’nin bize verdiği küçücük toprak parçası bile işgal altında olsa. Dünyanın buna bile sesi çıkmasa.
60 yıldır bu rezillik, bu hayat mücadelesi, bu haksızlık böyle devam edip gitse.
Siz de bu rezilliğin, bu hayat mücadelesinin, bu işgalin ortasına doğsanız.
Anneniz, babanız, bütün sevdikleriniz açlıkla, yoklukla, sefaletle mücadele ederken az ötede sizin evlerinize kurulmuş Hititler refah içinde yaşasa.
Bütün dünya onları tanısa, bütün dünya onları muhatap alsa.
Gülseler, eğlenseler, gelecek endişeleri olmasa.
Ve bütün bunları her gün görseniz. Bütün bu çelişkiyi her gün yaşasanız.
Her gün kendi vatanınızda kontrol noktalarında aşağılansanız.
Bir de haklarınız için mücadele ederken kendi vatanınızda adınız teröriste çıksa?
Eliniz kolunuz bağlanmış olsa.
Siz ne yapardınız?
Sadece taş atmak öfkenizi nereye kadar keserdi?
Dünyanın en iyi üniversitelerinde, en iyi şartlarda okumuş, yaşamış, “ilkel” güdülerinden kurtulmuş, dünyanın en derin adamlarından biri olmuş Filistinli Edward Said’e İsrail hedeflerine taş attıran öfkenin Gazze sokaklarında her gün bu işkenceyi yaşayan sıradan bir Filistinli gence neler yaptırabileceğini düşünün. Hele son İsrail saldırılarından sonra?
Ve tekrar düşünün Siz Muin’in yerinde olsaydınız ne yapardınız?
“İsrail kendini savunuyor” diyen AB’nin adaletine mi güvenirdiniz?
“İsrail’i çok iyi anlayan” Obama’dan mı çözümü beklerdiniz?
Koltukları karşılığında, dünyanın egemenlerine zavallı Filistinlileri satan totaliter Arap rejimlerinden mi medet umardınız?
Bush ile işbirliği yapan, Hamas’ı bitirmek için Mısır’la işbirliği içinde Gazze’yi açlığa terk eden El Fetih’e mi katılırdınız?
2005’te Arap dünyasının en adil seçimleriyle, demokratik yollarla iktidara gelen, uyguladığı yanlış siyasi stratejilere rağmen bir şekilde İsrail karşısında durabilen tek Filistinli güç haline gelmiş Hamas’a mı katılırdınız?
Yoksa kan ve barut kokan, abluka yüzünden insanların ot yediği Gazze sokaklarında “Bütün dünya buna inansa bir inansa hayat bayram olsa” tarzında mı takılırdınız?
Türkiye’de “Ama Hamas da” diyerek suça ortak olanlar, suça sessiz kalanlar tüm bunları hiç düşündü mü?
Buradaki “ama” ile “Ama Ermeni çeteleri de Türkleri öldürdü”deki ama arasında bir fark olmadığını hiç düşündü mü?
Peki, siz bu berbat şartlarda yine de bir Muin olabilir miydiniz?
Bir insandan ancak canlı bir bomba yaratacak bu şartlarda onun kadar muhlis, sevecen ve vicdanlı kalabilir miydiniz?
Siz bu şartlarda bile Muin gibi espri yapabilir miydiniz? Serinkanlılığınızı koruyabilir miydiniz?
Az önce “ Ölmezsem yine bağlanırım” diye espri yaptı televizyonda ODTÜ’den Filistinli arkadaşım Muin.
Tam o sırada İsrail savaş makinesi evine doğru ilerliyordu.
O öyle söylediğinden beri ben merakla ve endişe içinde televizyon başındayım ve onun yeni bir kanala canlı bağlanmasını bekliyorum.
Ölme Muin. Öldürme Muin.
Çok bekledin. Çok sabrettin.
Sakin, huzurlu bir hayatı sen de hak ettin.
Dayan Muin... Dayan Gazze...
yildirayo@yahoo.com
Biz Çocukların Öldüğü Her Yere Gazze Diyoruz
Bir bebek bir yaşına girerken ağzında emzik değil, kurşun taşıyorsa orası Gazze’dir. Bebeklerin uykulu gözleriyle annelerinin memelerini ararken, kor gibi yanan namluları emmeye başladıkları yerin adı Gazze’dir.
Yağmur bir futbol sahasında çocuğun atacağı golleri yutmak için sırada beklerken, çocuğun çelimsiz vücudunu kurşun yağmurları yutuyorsa orası Gazze’dir.
Okula gitmek için erkenden kalkmış ve saçlarını ören annesinin parmaklarından sızan merhameti kana kana içen kız çocuğu, henüz evinden çıkmamışken damlarına düşen bir bombayla birlikte duvarların altında kalıyorsa orası Gazze’dir.
Çocuk bir varilin arkasına sığınmaya çalışırken, kurşun önce saklanıp, çocuk kafasını uzattığı anda alnından sobeliyorsa orası Gazze’dir.
Okulun bahçesinde ip atlayan kız çocuğu tam gökyüzüne yükselmişken, kurşunlar gri kanatlarıyla gelip kızı başka göklere kaçırıyorsa orası Gazze’dir. Artık dünyanın neresinde bir çocuk ölürse orası Gazze’dir.
Gazze, çocukların öldüğü yerlerin adıdır bundan böyle.
Bir çocuk sıtmayla, tüberkülozla, yüksek ateşle ve daha bilmem hangi hastalıkla ölürse ölsün, öldüğü yer neresi olursa olsun, biz oraya Gazze diyeceğiz.
Duvarların çepeçevre sardığı bir ölüm kampına dönüştürülen Gazze’de, çocuklar ölmeye devam ettiği sürece hiçbir masal tamamlanamayacak, hiçbir çocuk şarkısı melodisini bulamayacak, hiçbir oyunun sonu gelmeyecek, hiçbir top zıplamayacak, hiçbir tebeşir tahtaya yazmayacak.
Çocukluk dünyasına dair hiçbir renk gerçek yüzüyle insanların gözüne görünmeyecek bundan böyle.
Çocuklar eksildikçe, eksilecek herkes ve her şey…
Paul Virilio, yaşlı bir Japon dostunun kendisine şöyle söylediğini aktarıyor: “Amerikalılar’ı bağışlayamamamın nedeni Hiroşima’nın yalnızca bir savaş eylemi değil, bir deney olması.”
Savaş bir gün anlaşılabilir ve belki de bütün kıyıcılığına rağmen insanlık tarihinin sayfalarından dışarıya çıkamayacak şekilde geride bırakılabilir. Pek çok savaşı kolektif zihnin geniş ve karanlık koridorlarında bıraktık.
Bir kenara not edelim; Gazze’de de artık savaş yok! Buna savaş demek bir deney halini görmezden gelmek demektir. Şöyle söylemek de mümkün artık dünyanın herhangi bir yerinde yaşayan masum ve mazlum halklar üzerine girişilen bir saldırı Gazze’den ilhamla daha acımasız hale dönüşebilir.
Gazze gittikçe şiddetin deney alanına dönüşüyor zira…
TARIK TUFAN
4 Ocak 2009 Pazar
Mutlu yıllar Hanzala
Hanzala’yı tanır mısınız?
1969 doğumlu 10 yaşında Filistinli çıplak ayaklı, yırtık kıyafeti bir çocuk o.
1973’ten beri de yüzünü gören olmadı.
Filistin özgürlüğüne kavuşuncaya kadar da yüzünü bize dönmeyecek.
Hanzala’nın babası Naci Ali, 1938 yılında Hz. İsa’nın köyüne yakın bir köyde doğdu.
15 Mayıs 1948’ de İsrail’in kurulmasıyla da 10 yaşındayken köyünden kovuldu.
Bütün ömrü mülteci kamplarında, ABD korkusuyla yüzlerine bakmayan totaliter Arap rejimlerindeki Filistin gettolarında, ondan bundan merhamet, adalet dileyerek geçti.
Çok çalıştı, Lübnan’daki ölüm tarlalarından kurtuldu, sonunda Londra’daki Arap gazetelerinde işleri çıkan ünlü bir çizer oldu.
Babası Hanzala’yı dünyanın 1968 ile sarsıldığı günlerde dünyaya getirdi.
Bu haylaz çocuğun çizgileri aşan büyük direnişi kısa zamanda onu Ortadoğu’nun yerli “che” figürü yaptı. 1973’te ABD Dışişleri Bakanı Kissinger meşhur çözüm planını açıkladıktan sonra da bu adaletsiz dünyaya kızıp, sırtını döndü.
Hanzala hep 10 yaşında.
Çünkü onun için de hayat tıpkı babası Naci Ali gibi 1948’de durdu.
Filistinliler o güne “Nakbah” diyor. Yani felaket.
Bir gün evlerinde otururlarken tanımadıkları insanlar kapılarını çaldı “2000 yıl önce buralar bizimdi, geri geldik, zaten bakın kutsal kitabımıza göre bu topraklar bizim üzerimize tapulu” dedi ve 2000 yıldır oturdukları topraklarından onları kovdu.
Çorumlu köylülerin binlerce yıl sonra kapısını çalan Hititler tarafından evlerinden kovulması gibiydi.
İstanbul’da evinde otururken bin yıl sonra geri gelen Bizanslılar tarafından sürgüne gönderilmek gibiydi.
Sahiden absürttü, felaketti.
Ama dünya, Yahudilerin başına gelen başka bir büyük felakete sessiz kalmanın mahcubiyetiyle, Yahudilerin neden olduğu bu büyük felakete sesini çıkaramadı, hâlâ da çıkaramıyor.
Filistin sorunu Türkiye’de ise iç politikanın bir parçası oldu hep. Toplum duyarlıydı, ama “Şeriatçı, ilkel, geri Ortadoğu’nun ortasında kalmış terörle başı dertte olan modern, laik iki yalnız devlet: Türkiye ve İsrail” zokasını yutan da çoktu.
İsrailli devlet adamları da Türklerin bu zaafını keşfetti. Ne zaman yine bir suç işleyip, Türkiye’nin suç ortaklığına ihtiyaç duydularsa, halkla ilişkiler için Türkleri bu hassas yerlerinden acımasızca vurdular.
“Atatürk 100 yıl önce dünyanın nereye doğru gittiğini görmeyi başardı ve laikliğin önemini kavrayarak laiklik ilan etti. İsrail’in şu an söylediklerini o 100 yıl önce söyledi. Onun yaptıklarını biz şimdi yapıyoruz” diyen bir Şimon Perez’i duyan Hürriyet sevindirik olmaz, bu sözleri hangi puntoyla, kaç sütuna manşet yapacağını şaşırmaz mı?
İsrail Lübnan’ı yerle bir etmeden birkaç ay önce ender yurtdışı seyahatlerinden birini İsrail’e yapan Ahmet Necdet Sezer’in yüzüne buna benzer sözler söylendiğinde onun da dizlerinin bağı çözülüp “HAMAS’ın Türkiye ziyareti AKP’nin bizimle ilgisi yok” gibi açıklamalar yapmamış mıydı?
Peki, birkaç yaz önce İsrail bu kez Lübnan’da katliam yaparken Vatan gazetesinin attığı “İsrail’e öfke ve kıskançlık” manşetini nasıl unutabiliriz? Aynı günler PKK eylemleri de artınca “İsrail’in acımasızlığı nedeniyle hedef olduğu öfke, yerini yavaş yavaş takdir ve imrenme duygusuna bırakmaya başladı” diye ağzı sulananları, “terörle mücadele” için en acımasız taktikleri İsrail’den alanları unutmak mümkün mü?
Ya Filistin’i savunacağım derken Yahudi düşmanlığının dibine vuranları? Her taşın altında Yahudileri, Siyonistleri arayanları hatta akıl almaz komplo teorileriyle bulup çıkaranları, bazen Hitler’e bile göz kırpanları?
İşte 10 yaşındaki Hanzala 35 yıldır bu adaletsiz ve kötü dünyaya ve bu kötü insanlara poposunu gösteriyor.
Sadece onu evinden kovan İsrail’e değil, onu sokaklarda bırakan totaliter Arap rejimlerine, İsrail’e ses çıkaramayan Batılı demokrasilere, hatta yolsuzluklara batmış FKÖ’ye bile.
Herhalde böylece herkesi kızdırmış olacak ki Hanzala yine 10 yaşındayken, 1987’de babası Naci Ali, Londra’da Filistin Kurtuluş Örgütü üyesi bir genç tarafından öldürüldü. Ama FKÖ cinayeti üstlenmedi ve MOSSAD’ı suçladı. Soruşturmanın derinleştirilmesine İsrail yardımcı olmayınca İngiliz hükümeti Londra’daki MOSSAD ofisini kapattı. Ama cinayet fail-i meçhul kaldı.
Babası öldürüldü ama Hanzala yaşıyor ve hâlâ da 10 yaşında. Yıllar geçiyor büyümüyor Hanzala. Onu evlatlık alan Filistinli yeni annesi tarafından yaşatılıyor.
Babasının ölümünün ardından iyice kızdı bu dünyaya. Öfkesinden yanlış bir şey yapmamak için de ellerini arkaya bağladı. Ancak bir gün barış gelir, Filistin devleti kurulursa yeniden görebileceğiz yüzünü. 2009’da Hanzala yüzünü bize döner mi, bilinmez. Ama bu aralar ağzında İbranice bir çocuk şarkısı var. Yeni yıla girerken siz de Hanzala’ya eşlik edin...
Sonra Ölüm Meleği geldi
Babamın aldığı
Kuzuyu yiyen
Kediyi boğan
Köpeği döven
Sopayı yakan
Ateşi söndüren
Suyu içen
Öküzü kesen
Kasabın aldı canını
Zalimin mazlum ile,
Celladın kurban ile
Dönüp durduğu
Bu dehşet çemberi
Bunca delilik ne kadar daha sürecek böyle?
Bu yıl, benim değişen.
Eskiden uysal bir kuzuydum,
Sonra bir kaplan oldum
Ve vahşi bir kurt.
Güvercindim önceden, bir ceylandım.
Bugünse bilmiyorum ne olduğumu.
Babamız almıştı onu bize
Sadece iki paraya
Kuzucuk! Ah kuzucuk!
Ve her şey yeniden başlıyor işte.
Yıldıray Oğur
TARAF
