27 Şubat 2009 Cuma

Yürü gidelim abi...

Ağzımızdaki kan yutağımıza dolmadan, yürü abi gidelim.
 
Taunlu nefeslerin harladığı ateşte kemiklerimiz pişmeden, düşmanını bulan mermi kahrından maraz olup namlusunda şişmeden, sen topla bütün ayetlerini ve ben unutayım bildiğim ne varsa, arkamıza bakmadan, sıla ve sevda bırakmadan gidelim şehr-i melâle. Hadi gidelim abi, kulak ver kardeşinin sesine.
 
Burnumuz aşktan kanasın illa kan akacaksa. Namusu varsa kalbimizden vursun, biri bizi vuracaksa. Sen ayetlerini topla abi, bohçalayalım bin kaç yıllık öfkemizi. Sis vakti sağır ve sessiz terk edelim bu viran ülkemizi. Hadi abi gidelim, Leyla'nın ülkesine…
 
Bırak helâk ile enkaz olsun arkamızda medâyin.
 
Bırak ağyara yâr olsun cümle mehasîn.
 
Bırak minberi devrilsin ve çöksün kubbesi içi boş mâbedinin.
 
Hadi abi gidelim, tanrının gazabını üstümüze çekmeden, giderayak bir ihanet kalbimize çökmeden, gidelim.
 
Yüreğimiz dağa kalksın, dağlar ayağa kalksın, bir intifada olsun gidişimiz.
 
O şehr-i şân üstünden,
 
Halep ve Şam üstünden,
 
Tan ve akşam üstünden,
 
Kahır ve gam üstünden gidelim Leyla'ya.
 
Sen Aksa'da namaz kıl ben bir sapan bulayım, kaldırımlardan taş söküp zulme düşman olayım, vurulup yere düşen bir cana can olayım, yürüyüp giden gençlere kurban olayım. Gidelim abi…
 
Gidelim.
 
Ki kalmadı durmak için makul bir gerekçemiz. Kalmadı burda hayat. Buradan ırak olalım, ırakta toprak olalım. Gidelim Leyla'nın ülkesine. Orada alnı dövmeli, burnu hızmalı, takıları akik ve zebercetten ve serâpa iffetten mağrur kadınlar, vakur ve mütevekkil erkekleriyle, Rahman"ın rahmetinden çok Kahhar'ın kahrına vekil yürekleriyle bekliyorlar bizi. Gidelim abi hazırlan, neyin varsa al yanına. Koy cebine bu ülkenin bütün günahlarını.
 
Tava vadisinden incir, Tûr dağından zeytin toplayalım. Ve gidelim sonra, bekliyor bizi Endülüs'te tehir edilmiş bir aşk. Kurtuba tepesinden seyredelim akşam güneşini. Elhamra'daki soframız henüz toplanmadı. İbn-i Rüşd yolumuza dikilmiş Sevilla"da, kurtarmak için bizi bu çelişkilerin çelişkisinden.
 
Ruhumuzun uyanışını anlatmak için bekliyor bizi Medinetü-z Zehra'da İbn-i Tufeyl. Endülüs'te aşk bekliyor bizi kehribar sarılığında. Akşam ufku yakutî bir şevk ve kızıl bir kederdir Granada üstünde. Yarım adım duraksayan bir raks bekliyor bizi gidelim abi.
 
Gidelim abi. Yolumuz uzun. Bağdat'ta bir veli bekliyor üstü başı kan içinde, yıkık mekân içinde, ruhu zindan içinde. Gidelim ki duramıyorum burada yaslandığım her duvar üstüme devriliyor. Gidelim ki sinemde kopan zelzeleyi sen biliyorsun abi. Ömrümüzün en eski lehçesinden kurulmuş türküler bekliyor bizi, şehrin kapılarına asılmış mahkumların dilinde. Çocuklar yola yatırmış gözlerini bekliyor bizi yüreği ellerinde.
 
Gidelim abi. Yaptık yapacağımız ne varsa bu ülke için. Can dediler verdik, marş dediler söyledik, vergi istediler ödedik. Asker olduk, namlusu paslı G3'lerle dağlara sürüldük, oyuncak tabancalarla oynamamızı yasaklayan annelerimize inat. Bırak yeni çocuklar doğursun analar abi, uğruna ölünecek bir vatan için. Bırak dağlar eşkıyanın olsun abi biz gidelim gayrı buralardan. Gidelim ki ölüm bizi bulmadan biz ölümü bulalım. Buradan gayrı ırak olalım, ırakta toprak olalım. Sevdik, kimliğimiz sorgulandı, küstük terke zorlandık. Bu gücenik kalbimizle gel gidelim Leyla'nın ülkesine.
 
Sen ayetlerini topla abi, benim öfkem kınımda. Ben ölümden uzağım, ölümse çok yakınımda. Gidelim ki Leyla bin yılın hasretiyle bekliyor bizi. Burnumuz aşktan kanasın illa kan akacaksa. Namusu varsa kalbimizden vursun, biri bizi vuracaksa. Sen ayetlerini topla abi, bohçalayalım bin kaç yıllık öfkemizi. Sis vakti sağır ve sessiz terk edelim bu viran ülkemizi. Hadi abi gidelim, Leyla'nın ülkesine…
 
Bulvarların sisinden alnımıza yapışan rutubeti serelim çöl güneşine, uzaktan Kudüs'ü görsün. Lacivert bir çarşaf olsun ru-i zemin, arş-u sema. Bedir vakti geceleyin yıldızların sırrını çözelim sırtımız kumla kavi, yatalım Leyla'nın rüyasına.
 
(Bu yazı geçen yıl Filistinlilerin anısına kaleme alınmıştır.)
 
M. Sait YAKUT

Kaynak:

www.timeturk.com

26 Şubat 2009 Perşembe

Kur’an ‘kutsal kitap’ mıdır?

En son söyleyeceğimi ilk başta söyleyerek başlayayım, sonra gerekçelerini sıralayacağım:


İslam ‘dinlerden bir din’ olmadığı gibi…


Hz. Peygamber ‘din adamı’ olmadığı gibi…


Kur’an da bir ‘kutsal kitap’ değildir!


(“İslam dinlerden bir din midir?”, “Bir din hayattan nasıl çekilir?” ve “Hz. Peygamber din adamı mıydı?” başlıklı makalelerde ilk ikisine dair yazmıştım.)


***


Bu konu neden önemli?


Çünkü İslam’a “dinlerden bir din” muamelesi yapar ve onun Peygamberini de “din adamı” gibi görürseniz, her ikisini de gerçek hayat mecralarının dışına itmiş olursunuz…


Kur’an’a da ‘kutsal kitap’ muamelesi yaparsanız, onu “tapınak ayinine” dönüştürür ve “ölü metin” haline getirirsiniz…


Çünkü ‘kutsal kitap’ okunmaz, anlaşılması gerekmez, tapınmaya yarar. Aklın ve tefekkürün konusu değildir. Bu nedenle de içinde her türden ‘absürd’ geçse normaldir. Zira nasıl olsa yaşamın konusu değildir. Diriler için manevi tatmin, ölüler için de telkindir…


Daha önceki dinlerin hayattan çekilişi hep böyle olmuştu.


Şu an Türkiye’de din buna dönüşmüş durumda.


İslam, dinler dünyasındaki reformcu özelliğini kaybederek, dinlerden bir din haline geldi/geliyor ve eski dünya dinlerinin akibetine doğru hızla ilerliyor.


Kanımca bunun panzehiri “Devrimci din”, “Arkadaş peygamber” ve “Yaşayan Kur’an” anlayışıdır.


***


Düşünün…


Bir sabah kalktınız Kur’an yeryüzünden (Türkiye’den) suların çekildiği gibi çekilmiş; nüshaları kalmamış, hafızlar unutmuş ve hiç bir yerde bulanamıyor…


Sizce kim arar kim sorardı onu?


Tüccarın çekini, yargıcın kanun maddelerini, öğretmenin tebeşirini, öğrencinin ders kitabını, aşçının kepçesini, kadının aynasını, erkeğin cüzdanını aradığı gibi kim arar kim sorardı onu?


Eksikliği nerede hissedilirdi?


Kur’an’ın hayatımızdaki yerini anlamak için bunun üzerinde biraz düşünmek yeterli.


Ne tüccar, ne yargıç, ne siyasetçi, ne komutan, ne gazeteci, ne öğretim görevlisi, ne yönetmen, ne öğretmen, ne öğrenci, ne aşçı, ne anne, ne baba, ne kadın, ne erkek “Daha dün buradaydı, Nerede bu Kur’an? Biz şimdi ne yapacağız?” diye sorar mıydı?


Kim sorardı?


Sanırım şunlar: Ölüsü olanlar, ölü yıkayanlar, cenaze kaldıranlar, mezara toplananlar, taziyeye gidenler… Ezber yapanlar, hatim indirenler… Mevlit okutanlar, mabede gidenler…


Tıpkı Hristıyanların yaptığı gibi… Hatta ondan da geri çünkü hiç olmazsa onlar evlenirken hatırlıyor, papazdan İncil dinliyorlar…


İşte tapınak kitabı, ölü metin dediğimiz şey budur.


***

Bunun en önemli sebebinin “kutsallık” anlayışı olduğunu görüyoruz.


Yani Kur’an’a ‘kutsal kitap’ muamelesi yaparak güya “yüce, ulvi ve saygın” yerine koyma anlayışı…


Kur’an’a “kutsal kitap” muamelesi yapmanın tarihten gelen sebepleri olduğu gibi, dünya, kuddüs, müberek, arz-ı mukaddes, ruhu’l-kudus vb. kavramların eski dünya dinlerindeki gibi algılanması da yatıyor. Oysa bunlarla ne kastedildiğini iyi anlamamız gerekiyor. Çünkü Kur’an’ın bunlara verdiği anlam “reformcu niteliği” gereği, yaşamla, hayatla, doğayla, insanla ilgilidir…


Örneğin “dünya” kelimesinin anlamı “yakın olan yer” demektir. Ahirette “sonra olan” manasına geliyor. Biri pis ve adi, diğeri temiz ve yüce manasına gelmiyor. Kur’an’da biri kutsal diğeri kutsal-dışı diye bir ayırım göremiyoruz. Her ikisi de Allah’ın yaratma eylemi sonucu ortaya çıkan veya çıkacak olan birer “tecelli” yani güç ve görkemin gösterilmesidir. Çünkü Allah yerlerin ve göklerin nurudur. Allah’ın nuru nasıl pis ve adi olabilir?


Dünyanın “fani” olması da onun kutsal dışı olduğu anlamına gelmiyor. “Sürekli yeniden yaratılışın” bir evresi olduğu anlamına geliyor. Allah, insanoğlunun algı ve idrak kapasitesinin dört boyutuna birden hitap ederek ilk (el-evvel), son (el-ahir), görünen (ez-zahir) ve görünmeyen (el-batın) olduğunu söylüyor (Hadid; 57/3). Demek ki her dört boyut ta yaratma eyleminin tezahürleri olup gerçeğin ta kendisi (el-haqq) dır. Birine gerçek diğerine hayal diyemeyiz. Bir havai fişekten çıkan parıltılar gibi, parıldadığı “an” da, söndüğü “an” da gerçekliğin bir boyutunu ifade eder. Eskiden olan da, yeni olan da, parıltı da, karaltı da gerçekliğin ta kendisidirler. Bunlar parçalanamaz bir bütündür (es-samed). Bu bütünlüğü parçalayıp neresine kutsal neresine kutsal-dışı diyeceğiz?


Yine bir Hıristıyan kültürü olan Hz. Adem’in yukarılardaki “kutsal cennetten” , aşağılardaki profan dünyaya “sürgün” edilmesi diye de bir şey yok. Ademoğulları yani insan türü, dört boyutun görünen (ez-zahir) anında dünyada (bahçe/cennet) yaratılmış ve oradan yeryüzüne dağılmışlardır. İnsanoğlunun çektiği acı bu nedenle bir sürgün cezası değil; oluş ve varoluş sancısıdır. Onun için her insan doğumu sancılıdır. Bu nedenle de kadının ay haline “O bir oluş sancısı (eza) dır” (Bakara; 2/222) denilmiş; pislik, hastalık, uğursuzluk değil…


“Kuddüs” de “kutsal” demek değil. Kutsal, Türkçe’de “Kut’a” (Tanrı’ya) ait olan, O’ndan bir parça taşıyan manasında olup bunun için kutsal deniliyor. Bu din anlayışında yukarısı nur/ ışık/mana alemi, aşağısı karanlık/zulmet/madde alemi olarak görüldüğü için, yukarıdan gelen her şey kutsal, aşağıda alan her şey de kutsal-dışı olmuş oluyor. Kutsal, aşağılık madde aleminde nereye dokunursa orası kutsanmış oluyor. Bunun için İsa kutsal, Meryem kutsal, çalı kutsal çünkü kutsal bunlara dokunmuştur (!).


Oysa Kuddüs “temiz ve pak olan” demektir. Peki bunun zıddı kirli ve pis olan nedir? Bütün çirkin ve kötü fiillerdir… Allah’ın kendine farz kıldığı “rahmet” yani bütün sevgi, merhamet ve iyilik dışı amellerdir. Yoksa Allah temiz, yarattığı dünya pis, ya da ahiret temiz, dünya pis diye bir ayrım ve parçalanma asla söz konusu olamaz.


“Mübarek” de sürekli olma, kalıcı olma, çoğalma, yayılma, birikme anlamında kullanılıyor. Bu anlamda “Allahu Teâla ve Tebâreke” dediğimizde Yüce, Ulu, Kalıcı, Daim olan, Ölmeyen, Yok olmayan, Yaşayan ve hep Yaşayacak olan Allah demiş oluyoruz. Kuran’ın “mübarek” bir kitap olması bu anlamda insanların kalbinde kalıcı olması, insanlık vicdanında çağlar boyu yankılanması, insanlığı sarıp sarmalaması, tutması, onlar tarafından benimsenmesi ve giderek ona inananların, gönül verenlerin çoğalması, artması manasındadır. Bu durumda mübarek beldeler demek de “yankısı çağlar boyu süren, kalıcı, sürekli yerler” demektir. Yoksa Tanrı’nın (Kut’un) dokunduğu/indiği ve bu nedenle de kutsal olan yerler demek değil…


Görüldüğü gibi bölünmez bütünlüğü parçalayıcı eski dünya dinlerinde olduğu gibi “gökte kutsal” ile “yerde kutsal-dışı” diye bir ayrım yoktur, dahası bu tevhide aykırıdır.


“Arz-ı mukaddes” ise pak toprak, temiz ülke anlamındadır. Kuran’ın Hz. Musa’nın halkına yönelik “pak ülke”, “ideal yurt” veya “adalet ve barış yurdu” kurmak anlamında hedef gösterdiği “arz-ı mukaddes” kavramı, esasında tutsak edilen halkların özgürlük mücadelesi sonucunda ulaşacağı nihai hedefi göstermektedir. Böylesi bir mücadeleyi veren her halkın da hakkı olmak icap eder. Kaldı ki buradaki halkı da esas itibariyle Yahudiler değil Mısırlılar olarak okumak gerekir. Mısır Firavunluğunun despot idaresi altında ezilen ve içlerinde “İsrailoğulları” diye bilinen oymağın da bulunduğu genel olarak Mısır halkı kastedilmektedir. Bu, Musa istismarını ayyuka çıkardıkları için deşifre amacıyla “İsrailoğulları” üzerinden anlatılmaktadır…


“Ruhu’l-Kuds” ise “kirlilikten uzak hareketlilik, canlılık ve algılama” manasına gelir ki aynı zamanda Allah’ın peygamberlere bahşettiği vicdanî duyarlılık ile canlı idrak, algı (ruh) kuvveti demek olur. Çünkü kuds uzak olmak, pislikten uzaklaşmak, temizlik, paklık, arılık, ruh da (alemde) hareket, canlılık, (insanda) idrak ve algı gücü demektir. İkisi birleşince (Ruhu’l-kuds) insanda tertemiz vicdan, ruh dinginliği, yürek temizliği dediğimiz şey ortaya çıkar…


Keza Ruhu’l-kuds “Kuddüs’ün ruhu” manasına gelir ve Kuddüs’ün (Pak ve temiz olan Allah’ın) peygamberin kalbinde doğurduğu ruhu (canlılığı, algı kuvveti, vahyi) demek olur. Yoksa “Kutsal ruh” diye ayrıca bir varlık var da ondan bahsediliyor değildir…


***


Kur’an’a “kutsal kitap” muamelesi yapmanın, kavramları yanlış anlamaktan kaynaklanan sebepleri olduğu gibi, tarihten gelen kutsiyetçi anlayışların da etkisi olduğunu görüyoruz.


Yahudiler, üzerinde “Kutsal Kitap” yazmasından da anlaşılacağı gibi, Tevrat’ı öyle kutsarlar ki Talmutçu tefsirlere göre Tanrı ilk önce Tevrat’ı yaratmış, alem Tevrat’da geçtiği için yaratılmıştır. İnsanlardan bu Tevrat’ı kabul edecek kavim aranmış, hiç biri kabul etmemiş, nihayet İsrailoğulları kabul etmiş ve Tanrı “kutsal emaneti” onlara vermiştir…


Malum, Hristıyanlar da İsa’yı “logos” (söz) yerine koyarak “Başlangıçta logos (söz) vardı” (Yuhanna; 1-3) ifadesinden de anlaşılacağı gibi İsa’ya ezeli ve ebedi kutsallık atfederler…


Aynı şeyi Müslümanların Kur’an için yaptığını görüyoruz.


Öyle ki Kur’an topluca “Lehv-i mahfuz”da yazılmış, oradan dünya göğünün semasına indirilmiş, oradan da Hz. Peygamberin kalbine ilka edilmiş... Kur’an lehv-i mahfuz da Kaf Dağı kadar büyük Arapça harflerle yazılmış… İçinde ezelin ve ebedin bütün bilgisi varmış… Kıyamete kadar olacak bütün olaylar ayetler içine yerleştirilmiş olup, bunları ebcet hesabı yaparak, şifrelerini çözerek bulabilirmişiz…Sonsuz anlam hazinelerine sahipmiş, çalkaladıkça kendisinden yağ çıkan bir kap gibiymiş… Batıda ortaya çıkan bilimsel keşifler zaten Kur’an’da haber veriliyormuş… Örneğin Ebabil kuşları füze başlıkları, Belkıs’ın tahtını getirme ışınlama demekmiş… vs. vs.


Bu anlayışa göre yeryüzünde olaylar olmadan önce Kur’an vardı. Kur’an’ın gerçekleşmesi için olaylar öyle olmak zorundaydı (!). Tıpkı önce Tevrat vardı, sonra alem ona göre yaratıldı veya önce logos (söz) vardı, sonra insanın sürgünü başladı gibi…


Bu, sözü vakıaya, cevabı soruya önceleyen bir anlayıştır. Allah’ı bırakıp kitabını, peygamberini ezeli ve ebedi görmektir. İşaret edilen yöne gitmeyi bırakıp işaret parmağı ile uğraşmaktır.


Böylesi kutsal bir kitaba herkesin dokunması da düşünülemez herhalde. Onun için de abdestsiz dokunulmaması gerekir. Müslüman olmayan birisi “Şu sizin kitabınızda ne yazıyor, bir bakayım” dese mesela ona önce abdest alması gerektiğini söyleyeceksiniz (!).


Eh, böyle olunca Kur’an alem yaratılmadan önce “lehv-i mafuz” da yazılır, ezeli ve ebedi “logos” olur. Kutsal tapınma nesnesine dönüşür. Yaş kuru ne varsa içinde onu ararsınız, abdestsiz dokunamaz, “nass” haline getirir; “dogma” yaparsınız. Üzerinden tefekkür kalkar, teberrüken okunur. Kutsalı anlamaya gerek yoktur, çünkü anlaşılacak bir tarafı yoktur, tapınmak için vardır. Kutsala dokunamadığınız gibi hayatın içine de taşıyamazsınız çünkü kirlenir. Kutsal yeryüzüne inmez, inmemelidir, o yüce ve ulvi yerinde durmalıdır. Dünyanın pis işlerine, kirli siyaset ve devlet işlerine hele asla bulaştırılmamalıdır. Çekildiği kutsal köşesinde tertemiz durmalı, ayinlerde anılmalı, tapınaklarda en ulvi duygular ile terennüm edilmelidir.


***


Oysa Kur’an’a abdestsiz dokunmanın bir sakıncası yoktur. Ne Kur’an’ın bunu söylediğini, ne de sahabelerin böyle bir şey yaptığını görmüyoruz. “Bu çok değerli bir Kur’an’dır. Korunmuş bir kaynaktan (Lehv-i mahfuz) gelmektedir. O (kaynağa) tertemiz olandan başkası dokunamaz” (Vakıa; 77-79) ayeti Kur’an’ın inişi ile ilgilidir. Yani peygamber mecnun (cinlerle konuşan) veya kahin (kehanette bulunan) değildir. Şeytanlarla veya cinlerle konuşmuyor; Allah’tan geliyor bu kitap demek istiyor. Burada lehv-i mahfuz Allah’ın iradesi oluyor; korunmuş levha, sağlam kaynak anlamında…


“Kur’an’ı biz indirdik (indirirken) koruyan da biz olacağız” (Hicr; 15/9) ayeti de böyledir. Bunun gerekçesini de zaten bir önceki ayet veriyor: ‘Ey kendisine kitap indirildiğini söyleyen, aslında sen cinlerle konuşuyorsun. Eğer doğru söylüyorsan melekleri neden göremiyoruz?’ diyorlar.” (Hicr; 15/6). Böyle diyenlere diyor ki onu cinler indirmiyor, onu indirirken biz koruyoruz, cinler, şeytanlar araya giremez.


Keza Kur’an’ın kendisinden bahsederken “Kutsal Kitap” tabirini kullandığını da göremiyoruz. Bu, eski dünya dinlerine ait bir tabir olup, altında, din adamlarının kendilerini kutsatma ve böylece bu kutsallığın gölgesinde otorite kurma, kendilerini tartıştırmama, aklı ve tefekkürü kaldırma amacı yatar.


“Kitap” kelimesi Sözlükte “yazmak, telif etmek, göndermek, kaydetmek, emretmek, farz kılmak” demektir. Terim olarak Allah’ın kitabı kastedilir. Özel olarak İbranice töre, gelenek, kanun, yol anlamına gelen Tevrat (Torâh), Arapça yazılan şey, kitap anlamına gelen Zebur, Aramice haberci, müjdeci, resul anlamana gelen İncil (Eski Yunanca Euangelion, Fransızca Evangile, İngilizce Evangel) ve Arapça okunan, toplayan anlamına gelen Kur’an kastedilir.


Kitap kelimesinin Kur’an lisanında aynı zamanda daha üst bir kavram olarak da kullanıldığını görüyoruz. Elma, armut, ayva, kiraz kelimelerinin “ağaç” başlığı altında toplanması gibi, Tevrat, Zebur, İncil, Kur’an kelimeleri de “Kitap” başlığı altında toplanmaktadır. Yani bütün bunlar bir ana “Kitap”tan (lehvi-i mahfuzdan/korunmuş kaynaktan/iradeden) çıkmakta ve tarihin belirli bir zaman ve mekânında yeryüzünün tozuna toprağına bulanarak Tevrat, Zebur, İncil, Kur’an olmaktadır…


Kuran’ın otuza yakın başka isimleri de vardır: Ayıran, fark koyan (furkan ), öğüt, hatırlatma (zikr), indirme (tenzil), söz (hadis), nasihat, vaaz (mev’iza), bilgelik kaynağı (hikmet), tedavi eden (şifa), doğru yolda yürüten, ona götüren (huda), doğruluk ve dürüstlük yolu (sırat-ı müstakim), ip (habl), sevgi ve merhamet kaynağı (rahmet), canlılık, soluk, nefes (ruh), gerçek yaşam öyküsü(kasas), açıklama (beyan), vicdanın sesi (besair), ayıran, karıştırmayan (fasl), parça, parça inen (necm), tekrarlayan, vurgulayan (mesani), iyilik, lütuf (nimet), delil, kanıt (burhan), hayatın içinden gelen, sapasağlam (qayyum), güvenli sığınak (müheymin), aydınlatan (nur), gerçeğin ta kendisi (haqq), güçlü, yüce, (aziz), cömert, asil (kerim), büyük, ulu (azim), kalıcı, sürekli, çağlar boyu yankılanacak (mübarek)…


Görüldüğü gibi ısrarla “kutsal” denmiyor.


Çünkü daha önceki kitapların “kutsallaştırılarak” başlarına nelerin geldiğini çok iyi biliyor.


***

Demek ki Kur’an’a “kutsal kitap” muamelesi yaparak hayatın dışına itmek, “ulvi” yerlere göndermek ona saygı değil saygısızlık oluyor.


Ona saygı mı göstermek istiyorsunuz?


Dokunun, açın, okuyun, anlayın, yaşayın, gereğini yapın…


Ayetlerini tartışın, üzerinde tefekkür edin…


Kur’an’ı hayat yolculuğunuzda “yoldaşınız” yapın…


Duvarlardan indirin, başucunuza koyun…


İyi günde kötü günde, hazarda seferde, savaşta barışta, özelde kamuda velhasıl hayatın akan bütün mecralarında onunla yürüyün…


Korkmayın hiçbir şey olmaz.


Kur’an adamı çarpmaz; insandır kendini çarpan, bölen, çıkaran.


Kur’an toplumsal hastalıklara şifa, çözüm bekleyen ülke ve insanlık dertlerine devadır.


İnsanları dirilten, toplumları canlandıran, içimizi ısıtan, muhtaç olduğumuz ruhtur.


“Bu kitap her insana için dışın öğretir
Gökte, yerde, tende, canda bir Yaratan sezdirtir.
Her kişiye benlik verir, yol açar.
İnsanlık sergisine armağanlar astırtır.
Yürekleri iyilikle besler.
El bağına girme der, dost yarasın sardırtır.
Kuran bir anadır; her öksüze “Yavrum” diye seslenir.
Nice canları kardeş eder, birbiri için ağlatır.
Bu Kitaptır; akıllara her bir şeyi sordurtur.
Düşün sonra inan der, doğru yollar gösterir.
Ululuğun yapılarını kurdurtur,
Çıplak dağlar yeşilletir, viran köyler şenletir
Ey kardeşler! Şu küçücük armağanım atmayın;
Bir goncadır; Muhammed’in gül yaprağından derildi
Sakın, bunu yapma çiçek demetine katmayın
Bu şey size özünüzü açmak için verildi.”

(M. Emin Yurdakul; Kur’an-ı Kerim şiirinden)

Kaynak:

http://www.haber10.com/makale/14621



24 Şubat 2009 Salı

Miracın İçkisi Süt(Röportaj Semih Kaplanoğlu)

Miracın İçkisi Süt
Semih Kaplanoğlu'yla konuştuk. Yusuf Üçlemesi’nin merakla beklediğimiz ikinci filmi Süt nihayet vizyona girdi..
05 Ocak 2009 Pazartesi 12:42



“Modernlik Başa Çıkılması Gereken Bir İmtihandır”





Yusuf Üçlemesi"nin merakla beklediğimiz ikinci filmi Süt nihayet vizyona girdi. Bu vesileyle yönetmen Semih Kaplanoğlu ile bir söyleşi yaptık. Taşradan modernliğe, ataerkil geleneklerden gençlik meselelerine, şiirden metafiziğe kadar daldan dala pek çok mevzuya temas ettiğimiz bu söyleşiyi yönetmenin anlam dünyasına ve filme dair pek çok ayrıntıya getirdiği açılımlar sebebiyle hiç kısaltmadan orjinal haliyle yayınlamak istedik. Beğeniyle okuyacağınız umuyoruz.





Sizin için “süt” neyi simgeliyor, neyi çağrıştırıyor?



Bunun pek çok anlamı var aslında. Anneden aldığımız ilk besin. Miraç"ta Peygamber Efendimiz(s.a.v.)"e seçtiği içecek, süt mü şarap mı diye sorulduğunda sütü seçiyor Efendimiz. Saflığın simgesi aynı zamanda. Hayatin temel değerlerinden biri aslında. “Süt”te ise bir gencin annesinden ve doğdugu yaşadığı yerden kopuşu, bir tür “sütten kesilme”yi ifade ediyor. Sütün bizle ilk teması, bir ılıklık, yumuşaklık hissidir ve yuvamızı hatırlatan bir şeydir.




Öte yandan bir tür panzehir gibi iyileştirmek amacıyla da kullanılabiliyor.



Filmde Yusuf ile Zehra"nın geleneksel yöntemleri sürdürerek üretim yapmaları ve bir şekilde değişen şartlara, kapitalist ekonominin baskılarına, zaman direnmeleri filmde “Yumurta”dan da aşina olduğumuz ince ama anlamlı bir modernite eleştirisi oluşturuyor. Buna dair ne söylemek istersiniz?



İnsanın yeryüzüne gelişi aslında modernitenin o günden beri devam eden bir durum olabileceğini hatırlatıyor bana sürekli. Çünkü modern olan aslında hem başa çıkmamız gereken bir tür imtihan hem de bizi sabra teşvik eden ve nihayetinde bu sabredişten olumlu şeyler çıkarabilmemize imkan veren bir durum gibi gözüküyor. Türkiye esasen uzun bir zamandır süren ama son 7-8 yılda daha da hızlanan bir süreç yaşıyor. Taşrada ve Anadolu"da yeni üretim ve hayat biçimleri gelişiyor ve kendini dayatıyor.





Artık kasaba pazarlarlarında bile küçük üreticinin ürünleri talep görmüyor. Hijyen diye aklımıza sokulan bir takım şeyler var. Sanki kadim üretim teknikleri hijyenik değilmiş, bugüne kadar insanlar nasıl yaşamış diye sorular sorabileceğimiz gibi bir tür standardizasyona giden bir hayat var. Hem yaşam biçimi anlamında hem de gelenekler anlamında bu hayatın bütün cephelerine yansıyor.



Bunun sonucunda da çok doğal bir çatışma ortaya çıkıyor ve bu çatışmanın sonucunda olumlu dönüşümler de olabiliyor, kadınların hayata katılmaları gibi mesela, ama bu katılma hali nasıl bir katılma hali bu tartışılabilir. Ama kendi hayatımıza, kendi medeniyetimize özgü, bütünlük içerisinde bir değişim olduğu kadar tamamen bir dejenerasyona doğru da giden bir değişim var. Bu değişimin kalbini görebilmek, tanımak, hissetmek bir takım sosyolojik analizlerin dışında ancak romanla, sinemayla, edebiyatla ya da diğer sanatlarla o konuya yönelmemizle diri ve net görünebilir geliyor bana.



Ben de aslında bu üçlemenin merkezine bu değişimin bireylerde yarattığı çalkalanmayı yansıtmaya çalıştım. Bu değişim bir takım insanları nihilizme sürüklerken, başka insanları da başka noktalara sürükleyebilir. Yumurta"da kendi hayatıyla, kendi doğduğu toprakla ilişkisini tamamen terk etmiş bir karakterin onu yeniden keşfini anlatmıştım. Süt"te ise bu karakterin doğduğu topraktan ayrılışı, başka bir yere doğru açılışını anlatmaya çalışıyoruz. Burada yeni hayata uyum sağlayıp sağlayamama, o hayatın içerisinde nasıl yer alacağını algılayamama konusu taşradaki gençlerin çok önemli bir meselesi. Nasıl bir hayat tasavvuru olacak, nasıl varolacaklar.



Bu çok önemli bir ayrılma noktası aslında. Onları burada kendi yollarından tutacak ve taviz vermemeye itecek ne var? Ya da taviz verdiklerin nasıl bir hayat bekliyor onları? Bunlar üzerinde kahramanın kendi hayatını anlamak noktasında sorduğu soruları ben de filmin içinde sormaya çalıştım.





“Süt”te salt üretim ilişkileri üzerinden değil “anne” olgusunun/ imgesinin tasviri üzerinden de modernliğin en büyük tahribatı yarattığı yapılardan biri olan aile kurumuna bir nevi ağıt yakıyorsunuz. Anneliğe bakışınız nedir bu bağlamda?



Anadolu"da kadının görünürlüğü, hayatla ilgili talepleri ve varolageldiğinden daha farklı bir şekilde varolma isteği bir realite. Bizim kültürümüzde annenin adeta kutsal olan durumu giderek bu değişimler ve dönüşümler karşısında farklılaşıyor.



Özellikle bir erkek çocuk için babanın yokluğunda annenin aynı zamanda babalık da yapması onun çocuğun kafasında daha da bir kutsal, adeta dokunulmaz hale gelmesine neden oluyor ve saflığı, iffeti temsil ediyor. Ama bir yandan da bu kadının başka bir adamla evlenme durumu ortaya çıktığında, çocuk süregelen çaresizliği, ne yapacağını bilememesi noktasında kendisini iyice terk edilmiş ve çaresiz hissediyor.



Esasen dul bir annenin yeni bir adamla evlenmesi bizim toplumumuzda çok sık görülen bir durum değil. Ama bu değişim süreciyle beraber bu da giderek yaygınlaşan bir hadise. Bu durum, özünde ataerkil diyebileceğimiz bir takım geleneklerin, kadını sosyal hayatın daha dışında tutan yapının da değişmekte olduğunu gösterirken bir yandan bunun da erkeklerde bir takım travmalara, ahlaki sorgulamalara neden olabileceğinin de altını çizmekte.





Zehra istasyon şefiyle bir ilişki yaşamaya başladığında kendi kadınlığını keşfetmeye başlıyor. mahremiyet bu sahneyi filme koyarken nasıl bir durumdan yola çıktınız?



Görücü kadın Zehra"ya gelip istasyon şefinin onunla evlenmek istediğini söylediğinde Zehra hala beğenilebileceğini, birisi tarafından istenilebileceğini düşünüyor ve yaşadıkları hayatın dışında yeni bir hayat algısı geliştirmeye başlıyor. Doğal olarak bunu düşünürken de aslından Yusuf"un daha önce hiç tanık olmadığı bir değişim başlıyor.



Çocuk, annesinde daha önce hiç görmediği bir şeyler fark ediyor. Aynada kendi güzelliğini yeniden keşfeden, saçlarını tarayan bir kadın var ve orada bir mahrem var aslında. Kadının mahremi var. Yusuf birden o iki kişilik mahremin dışına atıldığını, annesinin başka bir hayatı olabileceğini dehşet içinde fark ediyor ve o mahremin içine sesini çıkarıp adımını atamıyor ve geri çekilmek zorunda kalıyor. Yusuf"un genel olarak kadınlarla ilişkisine bakarsak üçlemenin ilk filmi Yumurta"da femme fatale bir kadın dükkana geldiğinde ve ona yönelik davrandığında hiç ilgilenmiyor bile.



Aynı şekilde Süt"ün başındaki bir sahnede femme fatale bir kız ona ilgi gösterdiğinde geri çekiliyor, uzaklaşıyor. Benzer bir şeyi annesinde farkettiğinde tekrar geri çekiliyor ve sorgulamıyor, kalkıp annesine bu durumu da sormuyor. Çünkü aralarındaki ilişkide bunun dile getirilmesi mümkün değildir, bu konuşulamaz. Bu konuşulamayan alan Yusuf için onun hayatında bir takım şeyleri değiştirmeye başlıyor ve Zehra bunu çok zarif bir biçimde yapıyor. Ve Yusuf artık kendi hayatını yaşamaya başlaması gerektiğini anlıyor.





Üçleme"de bir metafor olarak “ev” ciddi bir yer tutuyor. Sizin anlam dünyanızda bu ev figürü neye tekabül ediyor, neleri anımsatıyor?



Öyle bir şey ki bu, insan çocukluğunu geçirdiği evi aslında ömrü boyunca arıyor. Bu bizim sılayı rahim diyebileceğimiz bir şey. Aslında ev dünyevi anlamda da bir metafor. Esasen biz bu dünyada başka bir yeri arıyoruz, cenneti arıyoruz belki de. Çünkü bizde verili bir bilgi var fıtratımızda. Biz bu bilgiyle donanmış bir şekilde yaşıyoruz. Doğduğumuz, yaşadığımız evi arıyor gibi olsak da başka bir şeyi arıyoruz aslında ve onu da zihnimizle değil ama kalbimizle biliyoruz.



İşte o evi arayış, o evi hatırlayış, gideceğimiz o eve hazırlanmak, o evi bulmak benim için çok önemli bir durum. Bir yandan evle ilgili bir tür takıntımın olduğunu da fark ediyorum. Metaforik olarak evin Kabe"yle, kıbleyle bir bağının olduğunu fark ediyorum. Buradan üçlemeye gelirsek karakterlerin evle olan ilişkileri çok kilit önem taşıyor. Çünkü ya evi terk ediyorlar, ya eve dönüyorlar, ya evi hatırlıyorlar.



Filmde Zehra"nın yeniden evlenmek istemesine Yusuf"un gösterdiği tepkide (esasen büyükşehirlerde de izlerini gördüğümüz) taşra muhafazakarlığının ataerkil tezahürlerini gözlemliyoruz. Filmde bunu bir tür hesaplaşma olarak mı kurguladınız, yoksa önemine binaen altını çizmek istediğiniz bir nokta mıydı mı bu?





Yerine yenilenmiş, diri bir şey koyulamadığı sürece maalesef bu modernitenin etkisiyle kafalarımız va hayatlarımız karmaşık bir hale geliyor. Her şey öyle temelli bir sarsıntı geçiriyor. Taşrada, kasabalarda insanların yüzyıllardan beri toprakla kurduğu ilişkiyle süregelen kadim üretim biçimleri, ailenin içindeki iş bölümleri, doğadaki ritme göre süren hayat bu kadar hızlı değişince ve insanlar artık kendi topraklarıyla, kendi gelenekleriyle beslenemeyip hayatlarını sürdüremeyince hayatı başka alanlarda, başka topraklarda sürdürmek, oralara gitmek, oralara özenmek noktasında kararlar almaktalar.



Bu ne kadar içinde umudu taşısa da, korkuyu da beraberinde getiren bir hal. Çünkü onu ayakta tutan kadim bir tecrübe ortadan kalkıyor. Sonuçta belli bir kültür var, ceamaat var, yaşantının kuralları var. Şimdi bu kuralların hepsi ortadan kalktığı zaman bu insanın yolunu bulması imkansız. Bu durumda da insanlar son derece geleneksel, ataerkil yani atadan öğrenilmiş hiçbir manevi boyutu da olmayan hoyrat davranışlara yönelebiliyorlar. İşte töre cinayetleri vs. gibi. Bu daha çok ataerkil bir Yusuf, bu verili ataerkillikle modern hayatın erkeğinden beklenen esneklik arasında kalıyor. Çünkü bir yandan entellektüel birisi olmaya çalışıyor, şiirler yazıyor, bir duyarlılığı var, genelden farklı düşünüyor ve hissediyor ama yine de içinde bulunduğu toplumun meselelerini de taşıyor. Ve ikisi arasında kalıyor.





Bu ikisi arasında kalma durumu onu bir tür donduruyor aslında. Ne yapacağına nasıl hareket edeceğine karar veremez hale geliyor. Bence günümüz Türkiyesinin taşrasında yahut şehirlerin varoşlarındaki erkeklerin genel olarak yaşadıkları çok önemli bir mesele bu. Ya çok büyük bir savrulma meydana geliyor, bir tür nihilizm hali oluşuyor, bir sekülerleşme yaşanıyor yahut tam tersi de bir tür ataerkil sofuluğa doğru gidiyor. Ama bence bu ikisinin arasında orta yolun bulunabileceği bir nokta var. Bu da işte vicdanla, kendi köklerini tanımakla, bu konuda çaba sarfetmekle olabilecek bir şey.



Yusuf sara hastalığı sebebiyle erkekler için bir nevi “sünnet” yahut buluğa erme töreni olan askerlik hizmetinden çürüğe ayrılıyor. Bu durumun onda yarattığı travmanın yanısıra, askere giden gençleri filmde görüntüleyişiniz, filmin arkaplanında ataerkil toplum yapısına dair tespit/ eleştirilerinizle beraber ele alındığında antimilitarist bir duruş olarak ele alınabilir mi acaba?



Açıkçası orada hiç bir şekilde bir antimilitarist düşüncem olmadı. Askerlik çok önemli bir ritüel bizim kültürümüzde ve illaki gidilmesi ve yapılması gereken bir şey. Hele taşrada ve kırsalda adeta erkeğin varoluşunu simgeleyen, bir tür sınav gibi geçtiği ve geldiğinde artık hayata başlayabileceği, evlenebileceği, kendini ispatın bir yolu. Yusuf sara hastalığı nedeniyle askere alınmıyor. Ama o gitmek istiyor aslında, çünkü o kendini bir şekilde var etmenin yollarından biri. Yani gitmek istememesi, kaçması vs. sözkonusu değil.





Bir yandan da belki evde olup biteceklerden, annesinin yeni evliliğinden de kaçabileceği bir nokta onun için, ama gidemeyince orası da tıkanıyor onun için ve kendini başına kalıyor. Kendi başına kaldığında ilk aklına gelen şey de bir tür düşmanlaştırmayla annesiyle evlenmek isteyen istasyon şefini öldürmeye kalkması.



“Süt”ün belki de bu topraklar için en anlamlı yanı modernlikle gelenek arasında sıkışan genç kuşakların içinde bulunduğu buhranın, çatışmanın, çelişkinin ilmek ilmek, ince ince tasvir edişi. Anadolu taşrasıyla ilişkileri olan seyirci için daha da anlam kazanan bu tasvirde gençlik denilen o garip, sınırsız, kaotik ve taşkın insanlık durumunun anlarına tanıklık ediyoruz. Böyle bir anlatıya sizi sürükleyen neydi, belki de otobiyografik bir şeyler?



Taşrada sanatla uğraşan ya da şiirle ugraşan bir genç aynı konuları konuşabileceği, şiirlerini gösterebileceği bir arkadaşı çok zor bulur. Genelde böyle şeyler küçümsenir çünkü. Şiir var olsa da fazla duygusal bir işlevi vardır ve işin sanatsal, edebi kısmı hiç kimsenin çok fazla umrunda değildir. Bu da yalnızlığı çok daha arttıran, kişiyi çok daha izole eden bir durumdur. İşte oradan şiir yazmak, gönderip beklemek, onun yayınlanma ihtimali, bu ruh hali benim çok iyi bildiğim bir şey. Bu durumu çok iyi biliyorum.



Bunun dışındakiler pek otobiyografik değil. Yine o yaşlarda karşı cinsle olan ilişkide de çok sıkıntı yaşar, açılamaz, konuşamaz. Yani her şey böyle büyük bir sıkıntıyla geçer yani. Gençlik sıkıntılı ve buhranlı bir zamandır. Çünkü söyleyecek sözünüz vardır ama nasıl söyleyeceğinizi bilemezsiniz. Ya ortalığı kırar dökersiniz ya içinize kapanırsınız. Bu böyle bütün rüzgarların içeri girdiği camları kırık bir ev gibidir.





Filmde halen Boğaziçi Üniversitesi"nde İşletme okuyan Melih Selçuk"la çalıştınız. Filmin çekildiği Tire"ye oldukça ırak bir coğrafyadan gelse de Melih muhteşem bir performans sergiliyor filmde. Melih"i nasıl buldunuz, çalışırken nasıl bir yöntem izlediniz?



Çalışacağımız bölge belli olunca asistanlarım yaklaşık bir aylık bir süreçte İzmir"den Isparta"ya kadar olan bir bölgenin kasaba liselerine girdiler. Oralarda yetenekli, oyuncu olmak isteyen ya da arkadaşlarının tavsiye ettiği çocuklarla deneme çekimleri yaptılar, getirdiler. Fakat ilginç bir nokta vardı benim dikkatimi çeken. Çocuklar ya çok içe dönüktü, onlarla iletişim kurmak çok kolay olmayacaktı ya da büyük şehirlerdeki gençlerden çok bir farkları yoktu hal ve tavırlarında. Tabii bu durum bende bir umutsuzluk yaratmaya başladı. Çünkü kafamdaki karakter modern hayatın unsurlarıyla çok uzlaşmış biri değildi. Arayışımıza devam ettik sonra. Bir gün asistanlarım Boğaziçi Üniversitesi"ne gittiler.



Orada da çekimler yaptılar. Bana bir kaset getirdiler. Şöyle bir şey oldu, bana Melih"i göstermek istemediler önce, bu olmaz pek dediler. İşte aksanı var, Mardinli, yüzü falan sakallı, büyük gösteriyor. Fakat ben gözlerini gördüğüm zaman bakışlarında aradığım şeyi bulmuştum.



Onun hayat hikayesinin benim kafamdaki karakterle çok ortaklıkları vardı. Tabii çalışacağımız insanın zekası da benim için çok önemli, kalbi de. Konuştukça, tanıştıkça, derinleştikçe ben onun bu işi hakkıyla yapacağını anladım. Tabii onu ikna etmek gerekti çünkü küçük bir rol için geldiğini zannediyordu ama başrol oynayacağını bilmiyordu. Meleğin Düşüşü"nde oynayan Tülin Özen asistanlığımı yaptı bu filmde. Sette onun çok katkıları oldu.





Benim ne istediğimi, nasıl çalıştığımı, ne yapmak istediğimi iyi bilen birisi. O da Melih"e yardım etti, arada onu muhafaza etti benim celallendiğim anlarda, olabiliyor sette bazen böyle durumlar. Setteki basit teknik şeyleri de çok hızla kavradı. Zaten çok da büyük bir oyunculuk arayışı içerisinde değilim. Duyguların aksiyon ve diyalogla değil, gözle ve vücüt diliyle anlatılması gerektiğini düşünüyorum. Bir yandan da bu amatör oyuncular için çok avantajlı bir şey, çünkü diyalog çok zorlayıcı bir şeydir.



“Süt” aynı zamanda bir sanat yönetmenliği harikası. Filmin her karesinde, her sahnesinde çok ince ve anlamlı detaylarla gerçekçi ve bambaşka bir atmosfer örülü. Salt oyunculuklarla değil, nesnelerle ve onların anlam dünyasıyla da bir şeyler anlatıyorsunuz. Bu da apayrı bir mana aleminin kapılarını açıyor bizlere. Eşyanın tabiatı üzere bir film oluşturmak fikri nasıl oluştu, bunu yaparken ne gibi kaygılar gütmektesiniz?



Bir nesnenin, bir şeyin orada bulunmasının tesadüfi olmaması gerektiğini düşünürüm. Çünkü bu dünyadaki her şeyin bir şehadeti, bir şahitliği var. Eğer ahirette bize şahitlik edecekse herşey, tüm bu nesneler, demek ki bunların bir anlamı var, öyle bakıp geçemeyiz yani. Ama bunu da tabii çok gerçekçi bir boyutta ele almak gerekiyor. Bazen şöyle şeyler olabiliyor mesela, evin hem içi hem de dışı uygun olmayabiliyor. O yüzden içini başka yerde, dışını başka yerde çekiyoruz, bunları birleştirmek için bir takım ara unsurların olması gerekiyor.





Eşyaların, nesnelerin toparlanıp oraya yerleşmesi gerekiyor. İşin bir faslı bu. Benim için filmde bir oyuncuyla bir nesne aynı önemdeler, çünkü hepsinin arasında bir ahenk olması gerekiyor. Bu ahengi oluşturacak şey de orada yapacağınız seçimler, o seçimlerin birbiriyle uyumu. Yumurta"da da Süt"te de Naz Erayda ile çalıştım. Birbirimizi iyi anlıyoruz, algılıyoruz. Memnunum yani o açıdan.



Zamana özel bir vurgu var filmlerinizde. Onu biçimlendirişiniz, anlamlandırışınız ve sunuşunuz alışık olduğumuzun dışında, daha derin katmanlara, daha üst boyutlara, daha aşkın alemlere kapı aralayan bir üslup. Filmleriniz hareketsizlik ve diyalogsuzlukla eleştirilse de bu sadelik seyircisini derin bir tefekküre teşvik ediyor. Sizi böyle bir dile yönelten, evrilten neydi?



Bir tür metafizik zaman boyutu algısının sanat eserinde yer alması gerektiğini düşünüyorum. Zaman sinemanın hammadesi. Her ne kadar sinema görüntüyle, sesle, oyunculukla yapılsa da zaman boyutuna hapsedilen, kaydedilen bir şey. Montajda da siz bu zaman parçalarını birbirine ekliyorsunuz. Aksiyon ise o zaman parçalarının katkısıyla meydana gelen bir şey. Yaşamakta olduğumuz zamanın insana verilmiş bir nimet olduğuu düşünüyorum.





Beş vakit, Ramazan vs. bunlar hep zamanlar alakalı şeyler. İnsanın kendi zamanıyla sanat eserinin zamanının giderek birbirinden kopması, insanın kendi yaşadığı zamanda kopmasını da tetikliyor bir şekilde. İnsan bir tür oyalama endüstrisiyle, bir tür gıybet endüstrisiyle ömrünü hızlıca tüketip geçiyor. Bir yandan ölmek istemiyor. Ölümden çok korkuyor, onu görmek ve duymak istemiyor. Bu da zamanın geçişini, zamanın algısını ortadan kaldırmaktır.



Bir insan eğer kendi başına kalmaktan sıkılıyorsa, bu zamanı geçmekte olduğunu fark ettiği içindir ve bir an evvel oradan çıkıp zamanı fark etmeyeceği bir şeye girmek ister. Film seyrettim, zamanın nasıl geçtiğini anlamadım diye bir laf var mesela. Demek ki seni uyutuyorlar. Zamanın nasıl geçtiğini bilmek önemli bir şeydir. Çünkü zaman algısı bizim için gerçekten bir nimettir. Ben işte sinemada bu zaman duygusunu üzerine düşünüyorum. Süleymaniye Camii"nde süregelen bir zaman algısı vardır mesela. Durmadan tekrarlanan, kült bir şekilde duran ve içinde de oylumları olan bir zaman duygusudur o. Bence Süleymaniye"deki zaman algısı, içine girdiğimizde zamanın içinden çalmayan aksine bizi zamanın içine sokan o algı, sinemada da oluşması gereken bir duygu.





Tabii bir de şu var. Batı"nın zaman algısı, zamanla meselesi, endüstriyel iş bölümü ve işin hızlanması gibi bir takım durumlardan dolayı farklı bir nokta, bizim zamanla ilişkimiz medeniyet ölçüsünde farklı bir nokta. Mesela Holywood tarzı bir sinema diliyle biz kendi derdimizi, kendi meselemizi, kendi yalnızlığımızı, yoksulluğumuzu, zenginliğimizi anlatabilir miyiz, ne kadar onu damarlarımıza nüfuz ettirebiliriz bu konuda benim şüphelerim var. İki şey var burada. Biri Aristotelesçi sanat anlayışından kaynaklanan katharsis olayı. Katharsis bir tür boşalmadır. Bir film seyredersiniz, duygularınızı yükseltir o ve sonra da boşaltır sizi herkes de mesut memnun çeker gider. Çünkür bir rahatlama sağlamıştır. Brechtyen sanat anlayışında ise seni asla boşaltmaz, aksine yükler ve düşünmeye, kendi hayatınla seyrettiğin şey arasında ilişkiler kurmaya başlarsın.



İşte Holywood sinemasının katharsise dönük, bizi sürekli yükselten ve boşaltan bir yanı var. Bu da bir tür yapay memnuniyet ya da hisler duyuran bir şeydir. Bizim medeniyetimizin izinde, kendi geleneğimizde durum böyle mi olacak? Bunun üzerine düşünmeden, bu zaman ve katharsis meselesine kafa yormadan bence ne film yapılır ne de filmlere analiz yapılır. Bu tür disipliner bir bakış açısı olmadan eleştirisi olmadan yapılan eleştirilerin anlamlı olacağını düşünmüyorum.



Geçtiğimiz yıl “Yumurta”nın Altın Portakal"da En İyi Film dahil 7 ödül birden kazanması kimi çevrelerde çok abartılı tepkilerle karşılandı. Ana akım sinemanın birbirinden niteliksiz ürünleri ve neredeyse 80"lerin avantür dönemini aratmayacak kimi avantür girişimlerinin patlak verdiği sinema ortamında, bir şekilde sanatsal kaygıları ve anlatacak dertleri olan filmlere insafsızca saldıran yazar ve eleştirmenleri Türk sineması giderek iki kutuplu bir mecraya doğru ilerlemekte. En son Antalya"da ödüllerin dağılımı da bu durumu ispatlar nitelikte. Yaratılan bu gerilime sizin bakışınız nedir?



Ticari sinema ve sanat sinemasınin yapay sınıflandırmalar olduğunu düşünüyorum. Filmleri kolayca kategorize etmek, sınıflandırmak, yaftalamak bir tür kodlama sistemi Kaba bir şey olarak algılanacak ama ben kendim ve diğer sinemacılar için film yapıyorum. Eğer yaptığımız filmler seyircinin en azından üçünde beşinde ya ben de film yapabilirim, benim de anlatacak öykülerm var duygusu yaratmıyorsa zaten siz o insanı ezersiniz orada ve seyircisini böyle ezen, bir tür kibir duygusu içinde böyle filmler yapmak istemiyorum ben. Bu yapılan tartışmalar da beni o anlamda çok ilgilendirmiyor. Ama unutulmaması gereken bir ayrıntı var.





Bu filmler sadece kendi ülkeleriyle sınırlı kalmıyor. Mesela Süt daha şimdiden Romanya"dan Fransa"ya dünyanın pek çok yerine satıldı. Bir talep var yani ve bu filmler uzun ömürlü oluyorlar. Çok festival geziyorlar. Bu durum dünya ölçeğinde gelişiyor. DVD satışları da bunu destekliyor. Yani benim için diğer yönetmenler için, geleceğin yönetmenler için ve arkadaşlarım için film yapabilmek.





Söyleşi ve Fotoğraflar: Mustafa Emin Büyükcoşkun

Set Fotografları: Gökçe Pehlivanoğlu

22 Şubat 2009 Pazar

MALCOLM X'TEN FİLİSTİN...

 
SİYONİST MANTIK

Omowale Malcolm X Şahbaz*

Filistin’i şu an işgal eden Siyonist ordular, kadim Yahudi peygamberlerinin “bu dünyanın son günlerinde” kendi Tanrılarının onları vaat edilmiş topraklara götürecek bir “Mesih” göndereceğini ve bu yeni-elde edilmiş topraklarda yeni bir “ilahi hükümet” kuracaklarını ve bu “ilahi” hükümetin “diğer tüm ulusları demirden bir sopayla” yönetmesini sağlayacağını öngördüğünü iddia ederler.

Eğer İsrailli Siyonistler, Arap Filistin’inin işgallerini, Yahudi peygamberlerinin kehanetlerinin gerçekleşmesi olarak görüyorlarsa, diğer ulusları demirden sopayla yönetecek “ilahi” görevlerine de inanmışlar demektir. Demirden sopa, sadece önceki Avrupalı Sömürge Güçleri’nden daha sıkı sabitlenmiş güçlü-hâkimiyet anlamına gelmektedir.

Bu İsrailli Siyonistler, Yahudi Tanrı’larının eskimiş Avrupalı sömürgeciliğini yeni bir türüyle değiştirmek için kendilerini seçtiğine inanmaktadır. Bu yeni tür, Afrikalı halkaları istençle “ilahi” otoritelerine ve rehberliklerine itaate kandıracak şekilde iyice gizlenmiştir.

Kamuflaj

İsrailli Siyonistler, yeni tür sömürgeciliklerini başarıyla gizlediklerinden emindirler. Sömürgecilikleri daha “hayırsever”, daha “insancıl/iyilikçi” görünmektedir. Bu sistemde potansiyel kurbanlarını dostane ekonomik “yardımları” ve ekonomileri büyük sıkıntılar çeken yeni-bağımsız Afrika uluslarının burunları önünde salladıkları diğer kışkırtıcı hediyeler almaya iterek idare etmektedirler.

Afrika’daki halkların ekserisi okuma-yazma bilmediği 19. Yüzyıl’da Avrupalı emperyalistlerin onları “korku ve güç”le idare etmesi kolaydı ancak günümüz aydınlanma çağında Afrika halkları uyanmaktadır ve onları 19. Yüzyıl’ın antikalaşmış yöntemleriyle hizada tutmak imkansızdır.

Bu nedenle emperyalistler yeni metotlar geliştirmeye mecbur kalmışlardır. Artık kitleleri boyun eğmeye zorlayamadıkları ve korkutamadıkları için, Afrikalı hakları istençli bir itaate taşıyacak yeni modern yöntemler bulmak zorundadırlar.

Yeni-emperyalizmin modern 20. Yüzyıl silahı “dolarizm”dir. Siyonistler dolarizm’in biliminin kitabını yazmıştır: bir arkadaş ve yardımsever pozuyla gelirler, hediyeler ve diğer her tür ekonomik yardımlar getirip teknik destek önerirler. Yani, birçok yeni “bağımsız” Afrika uluslarında Siyonist İsrail’in etkisi ve gücü 18. Yüzyıl Avrupalı sömürgecilerden çok daha fazla sabit hale hızla-gelmiştir. Ve bu yeni Siyonist sömürgecilik sadece şekil ve metot itibariyle farklıdır, asla amaç ve güdüde değil.

Avrupalı emperyalistler uyanan Afrika halklarının eski güç ve korku ile idare şekline boyun eğmeyeceklerini akıllıca öngördükleri 19. Yüzyılın sonlarında, bu ölmez-entrikacı emperyalistler “yeni bir silah” ve bu silaha “yeni bir üs” bulmak zorunda kaldı.

Dolarizm

Yirminci yüzyıl emperyalizmin bir numaralı silahı Siyonist dolarizm’dir ve bu silahın ana üslerinden biri de Siyonist İsrail’dir. Ölmez-entrikacı Avrupalı emperyalistler, Arap dünyasını coğrafi olarak parçalayacak, içine sızacak ve Afrika liderleri arasına ihtilaf tohumları ekecek ve Afrikalıları Asyalılara karşı bölecek şekilde İsrail’i akıllıca yerleştirmiştir.

Siyonist İsrail’in Arap Filistin’ini işgali yeni bağımsız Arap ülkelerinin ekonomilerini güçlendirmek ve halklarının hayat standartlarını yükseltmek için odaklanmayı imkansız hale getirerek Arap dünyasını milyarlarca değerli dolarını silahlanmak için kullanmak zorunda bıraktı.

Afrikalılara Arap liderlerin onların hayat standartlarını yükseltmek için Arap liderlerinin entelektüel ya da teknik olarak yetkin olmadığını göstermek için Arap dünyasında hayat standartlarının süregelen düşüklüğünü, Siyonist propagandacılar maharetle kullanılıyor.

“Kuşun kanadını kırıyorlar ve sonrasında onlar kadar hızlı uçamadığı için suçluyorlar”

Emperyalistler her zaman kendilerini iyi gösterir, fakat bu sadece Siyonist-kapitalist fesadıyla ekonomileri kötürüm bırakılan yeni bağımsız ülkelerin sakat ekonomileriyle yarıştıkları içindir. Adil bir yarışa tahammül edemezler zira Cemal Abdül Nasır’ın Sosyalizm altında Afrika-Arap Birliği’nden ödleri koptu.

Mesih?

Mesihlerinin onları vaat edilmiş topraklara götüreceği ve İsrail’in şu anki Arap Filistin’ini işgalinin bu kehanetin gerçekleşmesi yönündeki Siyonist iddiaları doğruya, peygamberlerinin onları oraya götüreceğini söyledikleri Mesihleri kimdir? İşgal Altındaki Filistin’i Siyonistlerin eline veren “anlaşmayı görüşen” Ralph Bunche’ydi! Ralph Bunche mi Siyonizm’in Mesih’idir? Eğer Ralph Bunche onların Mesih’i değilse ve Mesihleri gelmediyse, Mesihlerinin önünde Filistin’de ne halt etmektedirler?

Siyonistlerin Arap Filistin’i işgal etmek, Arap vatandaşlarını evlerinden kovmak ve tüm Arap topraklarını atalarının orada binlerce yıl önce yaşadığı “dini iddiasıyla” tüm Arap topraklarına el koymak için yasal ya da ahlaki bir hakları mı vardı? Daha bin yol önce Endülüsler İspanya’da yaşıyordu. Bu, tıpkı Avrupalı Siyonistlerin Filistin’deki Arap kız ve erkek kardeşlerimize yaptığı gibi, Mağriplilere İberya Yarımadası’nın işgal edip, İspanyol vatandaşları söküp İspanya’nın olduğu yerde yeni bir Fas devleti kurma hakkı mı verir?

Sözün özü, İsrail’in Arap Filistin’indeki şu anki işgalini meşru kılacak tarihte ne akli ne de yasal bir temel yoktur… Hatta kendi dinlerinde bile. Mesihleri nerede?

Kaynak:

http://www.haber10.com/haber/156898/

21 Şubat 2009 Cumartesi

Mekke’nin ve Medine’nin ilkleri

12 Eylül 1980 darbe yılları bizim fırtınalı gençlik yıllarımızdı.


O dönemde “kurtarılmış bölgeler” vardı. Her gurup “kurtardığı” bölgede “ilklerini” uygulardı. Bölgeye giriş çıkışta bir “militan” kimlik kontrölü yapardı.


Örneğin bizim bölgede oruç yemek yasaklanır, başını açanlar uyarılır, ezan okununca esnafa “Camiye…” denirdi. Duvarlarda “Tek yol İslam”, “İslam gelecek vahşet bitecek”, “Akıncılar” vs. yazardı…


Yine, bu daha sonları ama manzara aynı, örneğin: Çeçenistan’da mücahitler bir bölgeyi ele geçirince “ilk” olarak “Şeriat mahkemesi” kurarlar, yargıladıkları garibana 100 kırbaç vururlar, bunu da fotoğraflayıp dünya ajanslarına gönderirler ve böylece Çeçenistan’a şeriatın geldiğini dünyaya duyururlar. Demek böyle oluyor bir beldeye şeriatın gelişi (!).


Yine, örneğin, öteki bölgede mehter marşları çalar, her yana Türk bayrakları astırılır, gelene geçene “Türk devletlerini say” vs. diye sorulurdu. Duvarlarında da “Kanımız aksa da zafer İslam’ın”, “Komünistler Moskova’ya” diye yazardı…


Yine, örneğin, beriki bölgede de bankalar kundaklanır, vitrinler indirilir, ilk fırsatta lüks mağazalar basılarak malları halka dağıtılırdı. Devrim mahkemeleri kurulur, duvarlarında da “Mahir, Hüseyin, Ulaş, Kurtuluşa kadar savaş” yazardı…


Şehirler, mahalleler parsellenmişti. Her grubun “fırsat eline geçince” ilk ne yapacağını böylece görmüş olurdunuz. “Eline fırsat geçse ilk ne yapardın” diye sorulur ya… Veya “Padişah olsan ilk ne yaparsın” gibi…


Ama hiç birinin de ne eline fırsat geçti ne de padişah oldular. Tanklar hepsini de ezdi geçti.


“Eline fırsat geçenler” başkası oldu ve sorular, sorgular, mahkemeler değişti. Onlar da ele fırsat geçince ilk ne yapılırsa onu yaptı. Yargıladılar, astılar “Atatürkçülük” ezberlettiler. Çünkü onların “ilkten” anladıkları da buydu. Eline fırsatı geçiren aklında “ilk” ne varsa onu yapıyordu. Aradaki fark tankın, topun kimin elinde olduğuydu.


Bunun için “ilkler” önemli…


İnsanların eline fırsat geçince “ilk” ne yaptığına bakın… Bilinçaltını yansıtır ve geleceğine ayna tutar.


Şimdi aradan 30 yıl geçti.


Ben artık 30 yıl önceki gibi düşünmüyorum ama hala öyle düşünenler olduğunu çok iyi biliyorum. Bu yazı biraz da onlara…


***


Bakın, Kur’an Mekke’de ilk nereden başlamış ve Hz. Peygamber Medine’de “eline fırsat geçince” ilk ne yapmış?


Kur’an’dan başlayalım. Şu dört husus önemli:


1- Kur’an “Allah” tan ilk inen surelerde en çok ne olarak bahsetmiş?


2- Kur’an ilk inen surelerde en çok hangi konu üzerinde durmuş?


3- Kur’an ilk inen surelerde en çok kimi eleştirmiş?


4- Kur’an ilk inen surelerde hangi kıssaları anlatmış?


Bunlar bize çok şey öğretecek…


Baktığımızda, ilk olarak, ilk 20 sure boyunca sürekli “Rabb” sıfatının öne çıkarıldığını görüyoruz. Öyle ki Hira mağarasındaki ilk ayetler bile onunla başlıyor: “Oku yaratan Rabbinin adıyla. İnsanı sevgiden; ilgi ve alâkadan yarattı. Oku! Senin Rabbin çok cömerttir. Kalemi kullanmayı öğretti. İnsana bilmediği şeyleri öğretti.” (Alak; 96/1-5)


Tek tek inceledim, ilk sureler boyunca bu hep böyle gidiyor.


Peki neden?


Çünkü “Rabb” Seyyid Kutup’un yorumladığı gibi itikadi veya Mevdudi’nin yorumladığı gibi siyasi olmaktan ziyade “iktisadi” içeriği olan bir kavram.


Çünkü Mekke’de kurulu düzenin ekonomi-politiği bunun üzerine kuruluydu… İtikad da, siyaset de buradan çıkmaktaydı. Kabe’nin içindeki putlara hediyeler getirilmese bu putların kıymet-i harbiyesi yoktu. Nitekim Ebu Cehil Peygamberimizle yalnız kaldıkları bir anda şöyle demişti: “Muhammed, söylediklerin aslında doğru şeyler ama bu putlar olmasa Kureyş aç kalır…”


Rabb, besleyen, büyüten, doyuran, ekmek, su, yiyecek, içecek veren demek… Mekke’ye hükmeden tefeci bezirganlar Mekke halkını doyuranın, besleyenin, ekmek, iş ve aş verenin kendileri olduğunu iddia ediyor ve bunu başa kakıyorlardı.


Mekkeli bir öksüz çıkıp da “Rabbimiz Allah’tır!” deyince beyinlerinden vurulmuşa döndüler. Bunu sarsıcı bir tehdit ve ayaklanma girişimi olarak gördüler ve bu sözü ortaya atanı asla affetmediler.


Buradan, neden sürekli olarak “Rabbiniz Allah’tır” vurgusu yapıldığı anlaşılıyor olmalı.


Demek ki esasında şirk, putların gölgesinde “mal yığmakla” ilgilidir. Bu durumda tevhid de bu malları “bire/bütüne” iade etmekle ilgili olmuş olur. İşte bunu yapan şirkten arınmıştır: “Arınıp temizlenmek için malını veren (kurtulmuştur)” -Ellezî yu’tî mâlehu yetezekkâ- (Leyl; 92/18). Hal böyle olunca taştan tahtadan yontulmuş putlara tapınıp durmanın da bir anlamı kalmıyor, değil mi?


***


İkinci olarak ilk inen surelerde en çok ne üzerinde durulduğuna baktığımızda, bunun mal yığma (kenz) ve mülk biriktirme yani zenginlik ve yoksulluk meselesi olduğunu görüyoruz. Bugünkü tabirle “haksız kazanç ve gelir dağılımınki eşitsizlik”… Kur’an asıl buna şirk diyor.


“Nasıl olur?” diyorsanız, aşağıdaki ayetler ilk inen 20 sureden… Ayet numaralarını vermekle yetinmiyor, nuzül sırasına göre meal metinlerini bizzat aktarıyorum, lütfen dikkatle okuyunuz:


“İnsan küstahça azgınlık eder. Kendini her türlü ihtiyacın üstünde görür. Oysa Rabbinedir dönüş…” (Alak; 96/6-8), “Zenginliğine zenginlik katmış da ne olmuş?” (Kalem; 68/14), “Karşılıksız harcamada bulunun, böylece Allah’a güzel bir borç (karz-ı hasen) vermiş olursunuz…” (Müzemmil; 73/20), “Servet yığma hayallerine kapılma…” (Müddesir; 74/6), “Kahrolsun Ebu Lehep iktidarı, kahrolsun! Zenginlik ve iktidar onu kurtaramayacak!” (Lehep; 111/1-2), “(Peygamberin) aldığı bilgiler onun geçim kaynağı değildir…” (Tekvir; 81/24), “Dünya hayatını tercih ediyorsunuz aysa ahrettir daha hayırlı ve daha kalıcı olan…” (A’la; 87/16-17), “Kim malından harcarsa ona cenneti kolaylaştıracağız!” (Leyl; 92/5-7), “Öksüze vermiyorsunuz, yoksulu doyurmaya teşvik etmiyorsunuz, her şeye açgözlülükle saldırıyorsunuz, mala mülke gözünüz doymuyor yığdıkça seviyorsunuz…” (Fecr; 89/17-20), “Öksüzü hor görme, isteyeni geri çevirme…” (Duha; 93/9-10), “İnsanoğlu Rabbine karşı nankördür, ele geçirme hırsı gözünü bürümüştür…” (Adiyat; 6-7), “Biz sana bol nimetler (doğruluk, dürüstlük, güzel ahlak) verdik. Sana kin besleyendir asıl kökü kuruyacak olan…” (Kevser; 108/1,3), “Bir zenginlik yarışıdır oyalanıp duruyorsunuz, mezarlarınıza girinceye kadar süren bir oyun ve oynaş… Bunun sizi nasıl bir ateş çemberine yuvarlamakta olduğunu çok yakında göreceksiniz…” (Takasür; 102/1-6), “Dini yalanlayan (dinin direğini yıkan) kimdir bilir misin? Öksüzü hor görür, yoksulun halinden anlamaz. Gösteriş için namaz kılar, dua eder, vay onların haline!...” (Maun; 107/1-6), “Zenginliğini her şeye yeterli görene bak...” (Abese; 80/5), “Boyuna mal istif ederek sayıp duranın vay haline! Sanır ki malı kendisini sonsuza dek yaşatacak…” (Hümeze; 104/2-3), “Patlayıncaya kadar yiyin; sefa sürün biraz, siz günaha batmışlar!” (Mürselat; 77/46), “Bilir misin nedir zor olan? Bir köleyi özgürleştirmek... Zor zamanda vermek…Öksüzün başını okşamak…Düşmüşün elinden tutmak…İman etmek, güçlüklere göğüs gerip acıları paylaşmak; sevgi ve merhamet yumağı olmak...” (Beled; 90/12-18)…


Bu böle uzayıp gidiyor…


Bunlar Mekke’de ilk 3-4 yılda inen ayletler. “İlk mesajlar” bunlar… Hemen her inen ilk surede bu meseleye girildiğini, diğer konuların bunun desteklemek için ele alındığını görüyoruz.


“Allah” , “din”, “iman” konuları öyle soyut bir teoloji tartışması olsun diye ele alınmıyor. Bunların hepsi içi gayet dolu, ete kemiğe bürünmüş, canlı, diri, yaşayan ifadeler… Sokaktaki bir durumu, tavır alışı, itirazı, isyanı ifade ediyor: Örneğin Allah’a şirk koşmak mal yığmak demek. Allah’tan yana olmak da vermek, paylaşmak, bölüşmek ve böylece arınmak demek, böyle… Kız çocuklarını diri diri gömmek Allah’a savaş açmak demek. Allah’tan yana olmak da o çocukları kurtarmak, böyle… Köleleri özgürleştirmek, düşmüşün elinden tutmak, öksüzün başını okşamak, zor zamanda vermek Allah’tan yana olmak demek. Allah’ı hiçe saymak ise bunları görmezden gelmek, böyle…


Felsefenin, kelamın, teolojinin Allah’ı değil bu!


***


Üçüncü olarak ilk inen surelerlerde kimlerin eleştirildiğine baktığımızda Mekke’ye egemen olan Kabe çetesinin yani “Yeda Ebu Lehep”in hedef alındığını görüyoruz. Bunlardan şehrin kaderine hükmeden elebaşı 7-8 tefeci bezirganın ilk surelerde çok sert bir şekilde eleştirildiğini görüyoruz. Bunların ellerinde Kabe’ye gelen hediyeleri, sığırları, develeri, altınları, gümüşleri, mücevherleri (en’am) iç etmekten kaynaklanan devasa bir mal ve servet vardı. Bununla tefecilik yapıyorlar, borç veriyorlar, ödeyemeyenlerin kendilerini köleleştiriyorlar, karılarını, kızlarını da genelevlerinde çalıştırıyorlardı. Allah, Kabe, din ve insan ticareti iğrenç boyutlara ulaşmıştı. “Yeda Ebu Lehep” bu demekti…


Yeterince ayet mealleri verdim, konu uzamasın, ilk surelerde “Mekkeli zengin” eleştirisinin yapıldığı yerler şunlar: Daha ilk surede; Alak 9-19 Ebu Cehil… Kalem 10-15’de Utbe b. Rebia… Müddesir 11-25 arasında Velid bin Muğire ki en Karunları buydu…Lehep suresinin tamamında Ebu Lehep ve karısı…Leyl 8-11’de Umeyye bin Halef…


Tabi bunların hiç birisinin ismi verilmiyor, rivayetlerden çıkarıyoruz. Zaten önemli olan da isim değil; “tipoloji”dir çünkü bu tipler her çağda var. Onun için olmalı ki hiç birisinin ismi verilmiyor; tavırları, tutumları, hırsları, bencillikleri, cimrilikleri, şımarıklıkları, küstahlıkları vs. öne çıkarılıyor. İlk sureler böyle onlarca örnekle dolu. Birkaç tanesi sanırım yeterli.


Buradan Kur’an’ın “ilk” nereden başladığına dair ipuçları çıkarıyoruz. İpucu eksik oldu; apaçık, ayan beyan ortada olan bir ışık tutma, yol gösterme…


***


Dördüncü olarak, Kur’an’ın ilk olarak hangi kıssaları anlatıldığına baktığımızda, Kelem suresi 17-32’de anlatılan “Bahçe sahipleri” kıssasının ilk, Şems 11-15’de anlatılan “Salih’in devesi” kıssasının ikinci kıssa olduğunu görüyoruz.


Daha ilk ayetlerde neden bunlar anlatılıyor? Tevhid çağrısı neden bu kıssalarla başlıyor dersiniz?


Çünkü her ikisi de haksız kazanç, gelir dağılımındaki eşitsizlik yani zenginlik ve yoksulluk meselesi ile ilgili… Paylaşım ve bölüşüm ile ilgili… Mala yığarak değil; vererek arınma ile ilgili…


Bahçe sahipleri kıssası, servetine aşırı güvenen iki zenginin bencilliğini, hırsını, açgözlülüğünü anlatır. Onca servetlerine rağmen yoksulluk meselesine fransızdırlar. Öyle ki bahçelerinden/bağlarından yoksullar gelip de almasın diye sabah erkenden kalkıp gidecek kadar bencil, açgözlü ve Allah’ı (kimsesizi, yalınayaklıyı, yoksulu, öksüzü) hiçe sayar havadalar… Ama sabah geldiklerinde bir afetin çöktüğünü görmüşler ve onca servet yok olup gitmiştir…


Salih’in kavmi Semudlular da açgözlü, saldırgan ve zenginleşmekten daha doğrusu haram yiyicilikten gözü dönmüş bir topluluktur. Öyle ki en iyi bildikleri sahipsiz buldukları her şeyi talan etmektir. Onlara sahipsizliğin, herkese (kamuya) ait olmanın örneği olarak Allah’ın devesi (Nağatallah) örneği gösterilir ve “Ona dokunmayın!” denir. Zira bir şeyin Allah’a ait olması demek hiç kimseye ait olmayıp herkesin ortak malı olması demektir. Öyle ya toprak işleyenin, su içenin, hava soluyanındır! Bunların her biri “Allah’ın devesi” olup dokunulmamalıdır. Çünkü lütuf ve nimet; dolayısıyla da herkese ait “evrensel kamu”durlar… (bkz. “Allah’ın devesine dokunmayın” başlıklı makale).


***


Kur’an’ın Mekke’deki “ilkleri” bunlar…


Bu yazıda “ilkleri” işliyoruz, sonrakiler var daha. Mesela Medine’nin ortalarında, sonlarında gelenler. Onları da duysanız feleğiniz şaşar. Örneğin şu: “Zenginler mallarını yanlarındaki ile eşit hale geliriz diye paylaşmıyorlar. Allah’ın nimetini mi inkar ediyor bunlar?” (Nahl; 16/71).


Söylem bu, çağrı bu, ana tema bu…


Rabb’i, tevhidi ve şirki bu bağlamda anlamazsanız, teoloji ve kelam vadilerinde dolanır, havanda su döğer, gerçek hayattan kopar; tapınak söylemine kayarsınız.


Mekke’deki ilklerin boşuna olmadığını, Medine’deki “ilkler”den de anlayabiliriz.


Söylemin icraata, teorinin pratiğine nasıl döküldüğünü görürsünüz.


Hz. Peygamber Medine’ye geldiğinde “ilk” ne söyledi ve ne yaptı?


Yani “eline fırsat geçince” ilk yaptığı neydi?


Malum, Medineliler onu çoşkuyla karşılayarak, hayli yorucu geçen çöl yolcuğunda beraber hicret ettiği “arkadaşı” Hz. Ebubekir’e yöneldiler. “Hayır” dedi “Allah’ın Resülü odur, ben Ebubekir’im…”


Hz. Peygamber yüksek bir yere çıktı, elinde megafon yoktu tabi ama o halde yalın ve yüksek bir sesle Medine’nin semalarına “ilk” şunları söyledi: “İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız. Birbirinizi sevmek için de aranızda selamı yayınız… Kin tutmayın, haset etmeyin, hasımlaşmayın, ey Allah’ın kulları kardeş olun! Bir Müslümana üç günden fazla kardeşi ile dargın durmak yakışmaz…”


Peki, “ilk” yaptığı neydi?


Mescit açmadan önce, ezan başlamadan önce, oruç, hac başlamadan önce “ilk” yaptığı neydi?


183 aileyi birbiri ile “kardeş” yaptı!


Aileler kardeşlerini alarak evlerine götürdüler.


Ne varsa bölüştüler ekmeği, aşı. Harç yaptılar şehre sevgiyi, barışı…


Öyle ki on aile bir ineğin sütünden içiyordu.


Kur’an bu durumu şöyle anlatır: “Bu şekilde sevgi ve merhamet yumağı haline gelenler artık Allah’ın kitabında birbirlerinin can yoldaşlarıdır!” (Enfal; 8/75).


Hani “Şeriat, tarikat yoldur varana, hakikat, marifet andan içeru” diyor ya Yunus, bunu hep batınilikte kullanıyorlar. Tasavvuf vadilerinde dolanıp gerçek hayattan kopuyorlar. Bu meşhur üçlemeyi de gerçek hayat mecralarına çekerek yorumlayalım, bakalım neymiş?


Şöyle düşünsünler mesela, neden hiç böyle anlamazlar: Peygamberimizin Medine’de yaptığı ilk iş kardeşlik ilanı olup İslam’ı hakikat düzeyinde anlamaydı. İlk, asıl ve esas olan buydu! Burada sen-ben yoktu; biz vardı. Her şey bire/bütüne katılmıştı, gerçek anlamda “sosyal tevhid” buydu!


Sonra sen tarikat düzeyine gerileyince malını kırka bölersin, 1’i benim, 39’u senin dersin.


Sonra şeriat düzeyine inince malını kırka bölersin, 39’u benim, 1’i senin dersin.


Oysa aslolan daima “ilk” olandır; hakikat, gerçek, hedef, gaye, ufuk buradadır.


Peygamberimiz işte bu ufku gösterdi… Hakikat, tarikat ve şeriatı anlayacaksanız böyle anlayın, bir şey kaybetmez, bilakis çok şey kazanırsınız…

“Mekke’nin ve Medine’nin ilkleri” bizimde ilklerimiz olsun, asıl o zaman Kur’an iliklerimize işleyecek, yüreğimize inecek, ete kemiğe bürünecektir…

Kaynak:

http://www.haber10.com/makale/14516



“Cemaat dergilerine kültür faaliyeti demek zor”

Dergah Yayınları editörlerinden İsmail Kara, günümüz yayıncılığıyla ilgili çarpıcı açıklamalarda bulundu. Kara’ya göre, yayıncılık genelde ahlaktan uzak ve çıkar sağlama peşinde.



N.Esen Gök /TIMETURK

Türkiye’de yayıncılık son zamanlarda büyük bir ikilemle karşı karşıya. Ticari olarak var olma savaşıyla ilkeli yayıncılık arasındaki ince çizgide yürümeye çalışan yayınevleri, küresel krizin ülkemizde de artık iyice hissedilir olmasıyla zor bir dönemece girdi. 1977’de kurulan Dergah Yayınları editörlerinden İsmail Kara, günümüz yayıncılığının ticari ahlaktan uzak ve sadece getiri sağlama peşinde olduğunu belirterek, “Şişmiş rakamlar için abonelik imkanlarını sonuna kadar zorluyorlar” dedi.

Cemaat dergilerine “kültürel faaliyet” demenin zor olduğunu söyleyen Kara’yla, Dergah Yayınları’nın şimdisini ve geleceğini konuştuk.

Günümüz koşullarında neler yapıyorsunuz? Krizle aranız nasıl?
Aslında kriz karşısındaki konumumuz, doğrusunu söylemek gerekirse, tam belli değil. Zaten Türkiye’de kitap piyasası kılıç sırtında bir piyasadır. Ders kitapları ve istisnai bazı yazarların kitapları hariç diğer kitaplar, hiçbir zaman iktisadi bir vakıa ve gerçek manada bir sektör oluşturamamıştır. Biz de krizden etkileneceğiz. Etkilenmeye başladık bile. Fakat ne yapılacağı konusunda açık ve net bir davranış sergilemek zor görünüyor. Türkiye’deki kitap piyasası tam bir piyasa gibi çalışmaz. Bankaların, holdinglerin desteklediği birkaç büyük yayınevinin dışındakiler, hadi buna iktisadi yapısı itabariyle oturmuş birkaç büyük yayınevini daha ekleyelim, zaten zar zor işlerini götürebiliyorlar. Türkiye’de yayıncılığın henüz bir sektör olamamış olması, eğitim siyasetleri ve kültür politikaları ile alâkalı tabii ki. Türkiye’de gazetelerin bile bir piyasası yoktur. Bakınız nüfusumuza göre kişi başına düşen gazete sayısına.

Bu koşullarda dergi satışlarınız nasıl?
Ülkemizde cemaat dergileri hariç diğer dergilerin satışları çok azdır. 1000’in altına düşmüştür. Giderek de düşüyor. Şu anki satışlar 70’lerde ki satışlardan düşüktür. Fakat 60 veya 70 bin abonesi olan cemaat dergileri var. Bu dergiler piyasa şartlarına inseler durum daha farklı olacaktır. Muhtemelen 500 abone yapamayacaklardır. Tahmin edilebilecek sebepler, bu tür dergilere şişmiş rakamlarda abone yapma imkânını sağlıyor. Bu durumu tam ve gerçek bir kültür faaliyeti olarak görmek yanıltıcı olur. Hiç değildir demek istemiyorum elbette fakat mekanizma farklı ve tam ölçü olmazlar.

Dergâh Yayınları hangi alanda eserler yayımlıyor?
Yayımlanan eserlerin alanlarını sıralarsak bir bakıma Dergah Yayınları’nın dizilerini de saymış oluruz. Edebiyat başlığı altında toplayabileceğimiz bir alan var. Bunun içinde edebiyat araştırmaları ve edebiyat ürünleri bulunuyor. Bu başlık yayınevinin ana alanıdır diyebiliriz. Tasavvuf ağırlıklı olmak üzere İslam araştırmaları da bir diğer alanımız. Bu alanın içinde klasik metinlerin tercümesi ve neşri yapılırken bir taraftan da yeni araştırmaları ve fikri çalışmaları neşrediyoruz. Üçüncü olarak Tarih başlığı altında, düşünce tarihi, müesseseler tarihi, bir de kısmi olarak siyasi tarih ve hatırat kitapları bulunmakta. Felsefe ile ilgili yayınlarımız da altında değişik başlıklar bulunuyor. Batı felsefesi, İslam felsefesi, çağdaş Türk düşüncesi, çağdaş İslam düşüncesi bu başlık altındaki alanlar.

Yayınevinizin yayımladığı Dergâh dergisi hakkında bilgi verir misiniz?
Dergâh dergisinin geçmişinde Hareket dergisi bulunur. Dergah yayınları olarak son sayılarını yayımladığımız Hareket dergisinin kapanmasından sonra bu dergiyi yayına aldık. Bir edebiyat, sanat ve kültür dergisi olan dergi 19. yılına girdi. Aylık bir dergidir. Daha şimdiden bir kısmı hanım olmak üzere birçok şair ve hikâyeci yetiştirdi. Şiir ve hikâye ilk sayfalarda yer almakla beraber pür edebiyat dergisi olarak çıkmadı, bunu tercih etmedik. Edebiyat araştırmalarına açık ve çok akademik olmayan fikri yazılara, denemelere yer veren bir dergi. Hatırat değini ve portre yazılarını da dikkate alıyoruz zaman zaman.

Kutadgu-bilig dergisini de siz yayımlıyorsunuz?
14. Sayısı çıkan kitap hacminde bir dergi 3 ayda bir yayımlanıyor. Türkiye’de çıkan en iyi felsefe dergisidir. Akademik düzeyde ihtiyacı karşılayacak şekilde hazırlanıp yayımlanmıştır.
Çocuklara yönelik çalışma yaptınız mı?
Bir iki defa denedik fakat vazgeçtik. Alfabe dahi 1990’ların başında yaptık. Fakat çocuk edebiyatı eseri yayınlamadık.

Yazar profilinizden biraz bahseder misiniz?
Bizim köşe taşı olmuş yazarlarımız var. Bunların içinde Nurettin Topçu, Mustafa Kutlu, Mehmet Kaplan, Ahmet Hamdi Tanpınar, Abdülhak Hamit Tarhan, Ömer Seyfettin sayılabilir. Bu yazarlarımızın bütün eserlerini aşağı yukarı biz yayımlıyoruz. Bir ara İbnülemin’in eserlerini bastık. Ayrıca İnci Engin, Zeynep Kerman, Teoman Duralı, Mustafa Kara ve benim kitaplarım da Dergah’tan çıkıyor. Türkiye’de hemen her kitap okuyucusunun kütüphanesinde olacak yazarların bazıları yayınevimiz tarafından yayımlanıyor.

Eklemek istediğiniz bir konu var mı?
İnşallah daha iyi bir eğitim ve kültür politikalarının olduğu bir ortam vücut bulur ve daha muteber ve vasıflı bir yayın ve kitap atmosferine doğru gidildiğini görürüz. Umalım ve çalışalım.

Doğan Grubu, ceza ve anneler

Aydın Doğan’ın şirketlerine büyük bir vergi cezası geldi. 

Grup, bir “haksızlığa” uğradığını söyleyerek ciddi bir mücadele başlattı. 

Haberleri, açıklamaları okudum. 

Dün televizyonda grubun önde gelen yöneticilerinden birinin basın toplantısını da dinledim. 

Bu işlerde uzman olmayan birinin kolayca anlayabileceği bir durum değil. 

Somut olarak kavrayabildiğim tek şey, Doğan Grubu hisselerinin yüzde yirmi beşini bir Alman şirketine satmış ve bu satışın 2 Ocak 2007’de gerçekleştiğini bildirmiş olduğu. 

Maliye ise bu satışın 22 Aralık 2006’da olduğuna dair bir kayıt bulmuş belgelerde. 

Doğan Grubu neden “22 Aralık’ta öyle bir kayıt bulunduğunu” tam açıklayamıyor ama diyor ki “satış kaydının o tarihte ya da bu tarihte olması benim verdiğim ve vereceğim vergilerin miktarını değiştirmez. O nedenle bana vergi kaçakçısı muamelesi yapılamaz ve borcum cezalandırılarak yedi misline çıkartılamaz.” 

Durumu net bir şekilde kavradığımı söyleyemem ama anlayabildiğim kadarıyla Doğan Grubu bilerek ya da bilmeyerek bir “hata” yapmış ama bu hatanın hak ettiğinden çok daha büyük bir cezaya çarptırılmış. 

Siyasi iktidarın bu “hatadan” istifade ederek Aydın Doğan’a “bir tane çaktığı” izlenimi doğuyor. 

Tabii, Maliye durumu daha ayrıntılı açıklayan, bizim gibi konunun uzağında olanları da aydınlatacak bir bildiri yayınlarsa onu da yayınlayıp Maliye’den özür dilerim. 

Doğrusunu isterseniz beni bu olayda ilgilendiren “husus” biraz daha farklı. 

Doğan Grubu’nun sahiplerinin, yöneticilerinin, yazarlarının çoğunun ortak feryatlarından canlarının nasıl acıdığı görülüyor. 

Bu gelişmeleri “medyanın cezalandırılması” olarak değerlendiriyorlar. 

Eğer izin verirse benim Aydın Doğan’a iki sorum var. 

Birincisi, sahip olduğu gazetelere ve televizyonlara gerçekten “medya” denilebilir mi yoksa onlar iktidar oyununda rol alan “siyasi organizmalar” mı? 

Aydın Doğan yıllardan beri medyanın içinde, gazetecilik ölçülerine artık vakıftır. 

367 rezaletinde, cumhurbaşkanlığı seçiminde, türban olayında, ordunun 27 Nisan muhtırasında Hürriyet gazetesi bir gazete gibi mi yoksa “gizli bir iktidarın” aracı gibi mi davrandı? 

Ergenekon çetesini, Aktütün skandalını, Karamehmet’in Jandarmayla ilişkilerini “haber” saymayan bir medya yeryüzünde var mıdır? 

Gezdiği ülkelerde bu haberleri “haber” saymayan “medyaya” rastladı mı? 

Gerçek haberleri saklayan, hukuk dışı uygulamaları sonuna kadar destekleyen yayın organlarına “medya” diyebilir miyiz? 

Sadece yayın yapmak “medya” olmaya yetiyorsa, internet sitesinden yayın yapan Genelkurmay da “medya” tanımına girer mi? 

Bunlar gazetecilikle ilgili sorular. 

Bir de daha insani bir sorum var. 

Aydın Doğan’ın bu son ceza nedeniyle acı çektiği açıkça anlaşılıyor. 

Sezebildiğim kadarıyla sadece öylesine büyük bir miktarı ödemek zorunda kalmaktan değil bir de “vergi kaçakçısı” ilan edilmekten acı çekiyor. 

Haksızlığa uğradığına inanıyor. 

Benim sorum şu. 

Haksızlığa uğramanın ne demek olduğunu şimdi anladınız mı? 

Bu haksızlık karşısında bütün gazetelerin sizi desteklemesini, size yardım etmesini istiyorsunuz. 

Sizin gazeteleriniz haksızlara yardım etti mi? 

Yoksa insanlara haksızlık mı etti? 

Bakın dün gelen iki mektuptan kısa iki alıntı yapacağım. 

Birincisi lise üçe giden bir Türk öğrenci. 

Mealen diyor ki, “annem bir daha Kürtleri savunursan senin annen olmayacağım diyor, Kürt meselesinden söz etmemi istemiyor.” 

İkincisi bir Kürt gencinden. 

“Annemle sohbet ettiğimde başlıyor anlatmaya... Geçmişte olup bitmişleri bir bir anlatıyor... O anlattıkça bende bir öfke, bir sinir ortaya çıkıyor... Gerçekten burada anlatmaya başlarsam belki inanması güç şeyler duyarsınız.” 

Bir Türk, biri Kürt iki anne. 

Ve, oğullarını iki düşman gibi yetiştiriyorlar. 

Çocuklarını böyle yetiştirebilmeleri için ikisinin de çok acı çekmiş olması gerekir. 

Bu annelerin, bu çocukların acı çekmesinde Doğan “medyasının” hiç rolü olmadı mı? 

Öylesine asker ve savaş yanlısı yayınlar, bu ülkenin insanlarının ruhsal dengelerinin bozulmasına hiç katkı yapmadı mı? 

Bu ülkede düşmanlıkları körükleyen, savaşı yücelten yayınların annelerle çocukları nasıl etkilediğini sanıyorsunuz? 

Ölen onca Türk ve Kürt gencin hayatını kaybetmesinde gazetelerin hiç mi vebali yok? 

Bu ülkede insanlar haksızlıklara uğruyor. 

Siz haksızlığa uğradığınıza inandığınızda diğer gazetelerin yardımını istiyorsunuz. 

Sesinizin duyulmasını istiyorsunuz. 

Üstelik sizin, sesinizin duyulmasına yardım edecek onca yayın organınız, onca yazarınız var. 

Bunlara sahip olmayan insanlar haksızlığa uğradığında sizin gazeteleriniz ne yapıyor? 

Okul kapılarından döndürülen türbanlı kızların, yollardan çevrilip ellerinde taş izi var diye tutuklanan Kürt çocuklarının, hapislere atılan solcuların, hakları verilmeyen Alevilerin, susturulmak istenen demokratların neler hissetmiş olduğunu şimdi fark edebiliyor musunuz? 

Onlar da aynı isyanı hissetti. 

Ve, onların “medyası” yoktu. 

Aydın Doğan’ın bu son olayda bir haksızlığa uğradığını sanıyorum, onun haksızlığa uğradığına yüzde yüz emin olursak bu haksızlığın ortaya çıkması için elimizden geleni yaparız. 

Umarım, Aydın Doğan’ın “medyası” da bundan sonra haksızlık yapmak yerine haksızlığa uğrayan insanları korumanın daha “saygıdeğer” bir iş olduğunu öğrenir.

Kaynak:

http://www.taraf.com.tr/makale/4126.htm

11 Şubat 2009 Çarşamba

Nasıl Sözlükçü Oldum

Sevan Nişanyan

Askeri cezaevinde vakit nasıl geçer?

1986’da Ali Nesin’le beraber vakit öldürmek için Türkçedeki Arapça kelimelerin köklere göre dökümünü yapalım dedik. Kitap, kâtip, mektup, mektep. İlim, alim, malum, muallim. Şekil, eşkal, teşkil, teşekkül. Velet, evlat, valide, tevellüt. Birkaç hafta çok eğlendik, ufkumuz gelişti, zihnimiz açıldı. Çıktıktan sonra bunu kitap yapalım dedik, ama tabii kısmet olmadı, öyle kaldı. Zaten Ali’nin niyeti başka, benim sabah akşam kaçış planları yapmamdan feci ürküyor, aklımı başka yere çelmek için yapmayacağı marifet yok.

Sonra 1989’du galiba, bir sohbette Türkçedeki Rumca kelimeler konusu açıldı. Oturdum 200-300 kelimelik bir liste yaptım. Neler yok ki? Fesleğen, hülya, kutu, anahtar, avlu, biber, sınır vs. O liste elden ele dolaştı. Kaynak maynak belirtmeden gazetelere bile çıktı. E dedik, demek ki insanlar bu konulara meraklıymış.

Esas zihnimi ateşleyen olay 94’te Yanlış Cumhuriyet’i yazarken dil devrimi hakkında düşünmek oldu. Adamlar diyor ki Türkçe “halk dili” Öztürkçedir, dolayısıyla dilimizden yabancı kelimeleri atarsak yazı dili halk diline yaklaşır, Memo ile İbo daha güzel anlarlar. Bre kelek, Memo ile İbo da Arapçadır diye başladım. Sonra Türkçe’nin en gündelik katmanına girmiş olan yabancı kökenli kelimelerin listesini çıkarmaya giriştim. Yanlış Cumhuriyet’in işi bitince de bunu bir sözlük haline getirmeye karar verdim.

Siyasetten ilme

Demek ki neymiş? İdeolojik bir hırsla işe girişmişim. Baştaki niyetim de zaten o kadar iddialı bir şey değil, Türkçedeki yabancı asıllı kelimeleri dökmek, o kadar.

1995 yazında başladım, dört-beş sene boş vakit buldukça bununla oyalandım. Yavaş yavaş konu çatallaştı. Arapça kelimeleri dökmek yetmiyor, bunların birçoğu Türkçede aslından ayrı anlamlar kazanmışlar, onları da belirtmek lazım. Yunanca kelimeleri dökmek yetmiyor, bunların bir kısmı direkt Rumcadan alınmış, bir kısmı Arapça üzerinden gelmiş, birçoğu da modern devirde Batı dillerinden aktarılmış. Ayırmak lazım. Sonra Farsça bilmem, mecburen oturup işime yarayacak kadar Farsça öğrenmek zorunda kaldım. Osmanlı yazarlarının bir kötü huyu var, aslını bilmedikleri kelimeleri “Farsçadır” deyip geçmişler. Pergûle de Farsça olmuş, trabzan da, pezevenk de. Onları çözmeye çalıştıkça ister istemez hakiki kaynaklara inmeye, Farsçanın da geçmişini çalışmaya başlıyorsun. Battıkça battım. Kitaplar masanın kenarına dağ gibi yığıldıkça marangozu çağırıp raf yaptırıyorum. Müjde odaya girmekten korkuyor, bunlar bir gün başına devrilirse gömülüp gideceksin, seni bulamayacağız diyor.

İşin bir aşamasında esas Türkçe kelime hazinesini işe katmadıkça çalışmanın eksik kalacağını anladım. Kilit olay sanırım Hasan Eren’in 98’de Türk Dilinin Etimolojik Sözlüğü gibi breh breh bir isimle yayınladığı kolaj çalışmasıydı. Arapça ile Farsçadan habersiz, muhtemelen Fransızca bile bilmeyen, bilmediği şeyi sözlükten bakmaya üşenen bir ideoloji memuru bu işe soyunabiliyorsa ben niye yapmayayım diye düşündüğümü hatırlıyorum.

2000 yazında Ortaasya Türkçesiyle tanıştım. Üç dört ay Divan-ı Lugat-i Türk’le yatıp kalktım, ki muazzam bir sözlüktür, Arap sözlükçülüğünün (yes!) büyük şaheserlerinden biridir. Yeni deryalara açılmış gibi oldum. Etrafımdaki insanların kafasını aylarca bununla şişirdim. Yanmakla yakmanın ilişkisi nedir? Çalmaktan çalışmak nasıl olur? Dolmaktaki le’nin işlevi nedir? Sapan ne demektir, kim nereye sapıyor?

Adaletin faydaları

2001’de gene hapse girince “tamam” dedim, “fırsat bu fırsattır”. Hikmet Sami Türk sağolsun, bilgisayarımı yanıma almama izin verdiler. Üç kitap, beş kitap derken Selçuk Kapalı Cezaevinin idare odasını iyice işgal edip yerleştim. Günde net 14 saat çalışıyorum. Gariban gardiyanlar odaya ürke korka giriyorlar, “hocam rahatsız etmezsek bir yazı yazmamız lazım” diye. Sakal göğsüme inmiş, koca koca Arapça, Osmanlıca kitaplar karıştırıyorum, evliyadır herhalde diye karar verdiler, üstelik de gâvur, iyice kafaları karıştı. Cengiz gardiyan sabahın üçüne kadar dış kapıda nöbet tutuyor, savcı efendi gelip benim o saatte halâ çalıştığımı görmesin diye. Nizamnameye göre akşam saat beşte koğuşa kapatılıp kilitlenmemiz gerekiyor çünkü.
Yakalanırsam gardiyanlar yanar.

Hapisteyken en büyük keşif Hintavrupa literatürünü tanımam oldu. Adamlar 180 sene çalışmışlar, bütün Avrupa ve Hint-Fars dillerinin atası olan ölmüş dili sıfırdan inşa etmişler. Dibilim teorisiyle o zaman tanıştım. Joyce sağolsun Boğaziçi kütüphanesinden Clauson’un Ortaasya Türkçesi etimolojisini gönderdi, o da ayrı bir ufuk açtı. Kargacık burgacık büyük boy bin sayfa, roman okur gibi okudum. Koğuştaki dolandırıcı arkadaşla tecavüzcü Aydın’a çalmak ve çarpmak fiillerinin inceliklerini anlatıyorum, ağızları açık dinliyorlar.

Susurluk’tan doğan kitap

Hapisteki yedinci ayımda Susurluk mahkûmlarından üçü bize komşu geldi. Mecburen tanıştık, sohbet ilerledi, sosyal bir ortam doğdu. Onlar da merak ettiler, bütün gün yukarıda nefes almadan ne çalışıyorsun diye. Ben anlattıkça merakları artıyor, sordukça soruyorlar. Meslekleri katillik, olabilir, daha ne meslekler var; ama mesai dışında zekice, normal insanlar. Üstelik uç meslekler yapan insanlara özgü bir tür zihin açıklığına da sahipler; Hasan Eren’lerden iyidir gene. Bari şunlara anlattığım dille bir şeyler yazayım dedim. Geceyarısından sonra yazdığım fıkralardan Elifin Öküzü kitabı doğdu. Sözlüğe şimdilik 14 yılda kaba hesap onbeşbin saat mesai harcamışımdır herhalde. Elifin Öküzü dört haftada yazıldı. Sözlüğün iki misli para kazandı.
Para dediğim de, evlere gündelikçi gitsem bunun otuz katını kazanırdım aşağı yukarı. Gene de Allah bereket versin, yayınevinden durduk yerde bir bin lira geldiğinde insan mutlu oluyor, eş dost yemeğe filan gidiliyor.

Cahil cesareti

Hapisten çıkınca sözlüğü basmaya karar verdim. Çünkü basmasam bir daha o çalışma temposunu tutturabileceğim şüpheli. İş var, güç var, çoluk çocuk var, sorumluluk var. Sen unutsan da etraftakiler hatırlatır, boş iş için bu kadar uğraşıyorsun, çalış da bir baltaya sap ol derler.

Şimdi dönüp bakıyorum da, o cesaret ancak cehaletten gelebilirmiş. Bilgi sonsuz bir deniz: aylar yıllar boyu kürek çekiyorsun, baktığında bir arpa boyu yol gitmemişsin. Açıldıkça cehaletini daha iyi anlıyorsun; denizin sonsuzluğunu daha büyük dehşetle kavrıyorsun. Adam Oxford English Dictionary’yi yazmak için 40 sene çalışmış; 75.000 (yazıyla yetmişbeşbin) kişiyle yazışmış. Eh, Cumhuriyet dedikleri 80 küsur yıl oldu, yapsalardı bir şey deyip kendini avutmaktan başka çare yok.

Her başarı bir tuzaktır

Kitap çıktı, malum goygoycular dışında herkes beğendi. Ama ben sadece eksikleri ve yanlışları görüyorum. Kendini bir kere bağlamışsın, artık kaçamazsın da. Mecburen gene yumuldum. Bir seneye yakın Arapçanın geçmişiyle uğraştım; Aramice, İbranice ve eski Asur diliyle cebelleştim. Türkçede üçbinden fazla Arapça kelime var; Arapçanın eski akrabalarını tanımadan bunların çoğunu analiz etmek mümkün değil. Felek Asurice’de çark demekmiş; heykel aslında saray ve tapınak demekken nasıl anlam değiştirmiş; kâfir ile kefaretin alakası nedir, bunlarla uğraştım.
Sonra Moğolcaya sardım. Orada bir süre yanlış yollarda oyalandım. Moğolcada Türkçeye benzer binlerce kelime var. Bunların ortak kökten gelen kuzenler değil, bundan aşağı yukarı ikibin yıl önce o zamanki Türkçeden alınmış sözcükler olduğunu daha yeni anladım. Gene ufuklar açıldı.

Posteki saymak

Türkçenin tarihini bilmeden köken analizine girmek donkişotça bir iş. Bir kelimenin yapısını anlamak için önce o kelime ne zaman çıkmış, hangi anlamda kullanılmış, nasıl evrilmiş, onu bilmek lazım. Bu sefer oturup, delinin posteki sayması misali, her kelimenin Türkçede ilk kaydedildiği tarihi aramaya başladım. Anadolu Türkçesinde yazılmış ilk tasavvuf şiirlerini, Ortaasya Türkçesinde yazılmış Kuran tefsirlerini, Osmanlı tarihçilerini, 18. yüzyıla ait yemek kitaplarını, 19. yüzyılda çıkan gazeteleri, 1950 ve 60’ların Hayat dergisi koleksiyonlarını baştan başa okudum; kelime listeleri çıkardım. Meninski’nin, Asım’ın, Ahmet Vefik Paşa’nın, Şemseddin Sami’nin sözlüklerini neredeyse ezberledim. Sahaflardan Türk Dil Kurumu sözlüğünün 1945’ten bu yana bütün eski baskılarını buluşturup her kelime ilk hangi baskıda çıkmış diye baktım. O çalışma da şu günlerde galiba sonuna yaklaşıyor.

Sözlüğün en zayıf tarafı esas Türkçe kısmıdır, fena halde farkındayım. Sebebi aslında basit. Bir kere çalışmaya ilk başlama mantığı gereği “öz” Türkçeyi uzun süre ihmal ettim. Biraz yama gibi durdu. İkincisi, bizde “Türkolog” diye geçinenleri okudukça adamların ideolojik saplantılarına illet oldum. Bunların her dediği, aksi kanıtlanmadıkça yalandır gibi bir yargıya kapıldım. Sonra sonra farkettim ki Türkoloji bunlardan ibaret değil, dışarıda ciddi eserler ortaya koymuş adamlar var. İçeride de son on-onbeş yılda düzgün işler yapılıyor, Mehmet Ölmez filan. (Talat Tekin’i de unutmamalı.)

Marcel Erdal’ın kitapları bir senedir başucumdaki rafta kötü kötü bana bakıyordu. Sonunda cesaret ettim, okudum, ne kadar cahil olduğuma bir kere daha hayret etme fırsatı buldum. Old Turkic Word Formation, muazzam bir eser, ama “uzman değilsen git öl” diliyle yazılmış. Mecbur, uzman olmasam da okuduğumu anlayacak seviyeye geldim. Dördüncü baskıda Öz Türkçe kelimelerimde de fazla hata bulamayacaklar diye umuyorum.

Proto-Türkçe dedikleri, en eski yazılı dönem öncesi Türkçe kısmı hala eksik. Starostin ve Décsy ekolünün çalışmalarından haberim var, ama bana pek o kadar inandırıcı gelmiyor. Sıra ona da gelir inşallah.

Geçen yazdan beri, malum, sosyal hayattan birazcık elimi çektim. Üniversiteye ara verdim, İstanbul’a gidip gelmeyi asgariye indirdim. Hatun işleri de kesat. Günde 14 saat olmasa da net beş-altı saat sözlüğe çalışabiliyorum. İyi geliyor.

Ne uğraşırsın be adam

İşin yok mu be adam diyenlere cevabım nedir, bilmiyorum. Şunlar olabilir.
Bir kere iptila. İnsanlar balli koklamaya bile müptela olabiliyor, kelimeleri koklamak da öyle bir şey. Başladın mı bırakamıyorsun.

İkincisi sanırım psikoloji ile alakalı. Türkçe anadilim değil. Gerçi üç-dört yaşımdan beri en çok kullandığım, en iyi bildiğim dil. Son otuz senede Ermenice on kitap okumuşsam, Türkçe beşbini geçmiştir rahat. Gene de insan hep “öğrenme” modunda kalıyor, bu dili yeterince bilmiyorum duygusunu bir türlü aşamıyor. Bir şekilde olaya “dışarıdan”, turist gibi bakmaya devam ediyor, “aa ne ilginç” diye diye geziyor. Vatanmilletçi takımını asıl kızdıran da bu galiba. Sen benim atalarımın dilini, yalan yanlış oluşturduğum kimliğin temelini, cehaletimin yegâne istinatgâhını nasıl böyle kurcalarsın diye, için için kaynıyorlar.

Memlekete faydalı bir iş yapmak da güzel bir duygu ayrıca.

Soros para vermiyor. Matematik Köyü için istedik, git işine dediler.
_______________
Sevan Nişanyan’ın Sözlerin Soyağacı: Çağdaş Türkçenin Etimoloji Sözlüğü, 3. basım, Adam Yayınları, halâ mevcut. Kitapçılarda tek tük bulunuyor. Dördüncü basım birkaç ay sonra çıkacak. Elifin Öküzü’nün yeni baskısı Kırmızı Yayınlarından çıktı.


Kaynak: Nasıl Sözlükçü Oldum

10 Şubat 2009 Salı

Cemil Meriç'ten Altını Çizdiklerim......2

Zafer sabahlarını kovalayan bozgun akşamları.İhtiyar dev,mazideki ihtişamından utanır oldu.Sonra utanç,unutkanlığa bıraktı yerini,''Ben Avrupalıyım'' demeğe başladı''Asya bir cüzzamlılar diyarıdır''
Avrupalı dostları ,acıyarak baktılar ihtiyara,ve kulağına:Hayır delikanlı'',diye fısıldadılar,''sen bir az gelişmişsin''.



=========0000000==========



Din problemi,şer problemi,Avrupalılaşma problemi…bizimde gevelediğimiz mefhumlar.Ama kimsenin bu problemler üzerinde kafa yorduğu yok.Sağ,kovuğuna çekilmiş,münzevi,mazlum,mu
starip.Sol ,eline tutuşturulmuş reçeteyi kekeliyor,manasını bilmediği,anlamadığı reçeteyi.Tek ortak duygu:düşmanlık.Diyalog yok.Tanzimat’tan beri hazır elbiseye meraklıyız,hazır elbiseye ve hazır medeniyete.Tefekkür kılıçla fethedilmez,bir parça kendi kafamızla düşünmek ne kadar güç.


===========0000000000========




Sol-sağ…Çılgın sevgilerin ve şuursuz kinlerin emzirdiği iki ifrit.Toplum yapımızla herhangi bir ilgisi olmayan iki yabancı.Sol’un halk vicdanında yarattığı tedailer:casusluk,darağaçları,Moskova;sağ’ın,müphem,sevimsiz,sinsi bir iki hayal.Hıristiyan Avrupa’nın bu habis kelimelerinden bize ne?bu maskeli haydutları kafamızdan kovmak ve kendi gerçeğimizi kendi kelimelerimizle anlayıp anlatmak,her namuslu yazarın vicdan borcu.



===========0000000000===========



İzm’ler idrakimize giydirilen deli gömlekleri.İtibarları menşe’lerinden geliyor.Hepside Avrupalı.



============000000000==========



İdeolojilerin ışığına göz yumanları sloganlar yönetir.Karanlık kinlerin birbirlerine saldırttığı sürülerin savaş çığlığıdır,slogan.İlkelin,budalanın,papağanın ideolojisidir.Düşünce ile çığlık bağdaşmaz.Şuurun sesi çığlık değildir.Yabani bağırır,medeni insan konuşur.



============0000000000============




Şuursuz bir büyücü Gütenberg!Işığı paçavraya hapsetmiş.Yüzyılları kutularla doldurmuş.Gütenberg’in çocukları,peygamberleri işportaya dökmüş;tuğla kadar değeri kalmamış dehanın.Eflatun, bir sokak kadını gibi her isteyenin yatağına koşuyor.Don Kişot futbol maçı biletinden ucuz.



==========000000000==============


Yanıldığını kabul etmek,yeni bir hakikatin fethiyle zenginleşmektir:parçadan bütüne,karanlıktan aydınlığa.

9 Şubat 2009 Pazartesi

Cemil Meriç'ten Altını Çizdiklerim......1

altınlarını cam karşılığı dağıtan kızılderiliyi hiçbir zaman gülünç bulmadım. cam, altından çok daha asil. israil peygamberlerinden beri lânetlenmiş bir maden, altın. adı, tarihin bütün cinayetlerine karışmış. pıhtılaşmış kan, insan kanı. cam güzel, çünkü kirli bir mazisi yok. cam güzel, çünkü kalbi var, kırılıverir.

==============000000000============



ne güzel tarif 'gerici bir toplumun gelişmesini sağlayacak hiçbir yeniliği istemeyen her yönüyle eskiyi özleyen ve eski düzeni getirmeye çalışan(kimse)'( Meydan-Larousse).tarifin tek kusuru bu ucubenin hangi çağda hangi ülkede yaşadığını söylememesi.
Murdar bir halden muhteşem bir maziye kanatlanmak gericilikse,her namuslu insan gericidr.
IV. Murat'a Süleyman devrine dön! diye haykıran koçi beyden Reişt paşaya kadar Osmanlı Devleti'nin bütün ıslahatçıları gerici.Dante yaşadığı çağdan iğrenir.Balzac eserini iki ezeli hakikatin ışığında yazar:kilise ve krallık.Dostoyevski maziye aşık. Dante gerici,Balzac gerici Dostoyevski gerici!


============0000000000==============



sağ ve sol

Anladım ki bu iki kelime aynı anlayışsızlığın,aynı kinlerin,aynı cehaletin ifadesidir.Çamur,ama Batı'dan ithal edilmiştir.Lukretius'u hatırlıyorum.Büyük şair 2000 yıl önce görmüş hakikati:
'eğer pek yakınlarındaysan birbirleriyle çeliştiklerini görürsün.Bakarsın ,kimi şu partiden,kimi bu partiden.Ama hele biraz uzaklaş,bir tepeye çık:Tozu dumana katan bu süvarilerin topu birden sana bir tek toz bulutu halinde ayan olacaktır


===========0000000000=================



Bu firar Bir Kabil(1) Kompleksi

her dudakta aynı rezil şikayet:yaşanmaz bu memlekette!Neden?Efendilerimizi rahatsız eden bu toz bulutu bu lağım kokusu mu? Hayır,onlar Türkiye'nin insanından şikayetçi.İnsanından yani kendilerinden.Aynaya tahammüleri yok.Vatanlarını yaşanmaz bulanlar,vatanlarını 'yaşanmaz'laştıranlardır.
Türk aydını Kitab-ı Mukaddesin Serseri Yahudisi(2)...Hangi Türk aydını?Kaçanlar ne Türk ,ne aydın.Bu firar bir Kabil kompleksi.

(1)Kabil:Tevrata göre kardeşi Habil'i öldürdükten sonra anayurdundan uzaklaşır.Çağdaş psikoloji Kabil kompleksi diye büyük kardeşin küçük kardeşe karşı duyduğu kıskançlığı adlandırır.Biz,Kabil kompleksini ayrı manada kulanıyoruz:işlediği cinayeti unutmak için vaka mahallinden uzaklaşan,vicdanın sesini yadellerde unutmağa çalışan bedbahtın karanlık ve günahkar duyguları.

(2)Serseri Yahudi:Bir ayakkabı tamircisi(Yahudi)sandallarını tamir ettirmek isteyen Hz. İsa'yı tanımaz ve kovar.Tanrı'nın gazabına uğrayarak kıyamete kadar dolaşmağa mahkum edilir.Bu garip yahudi bir felaket taşıyıcısıdır.uğradığı her ülkede veba çıkar.

Altı Çizili Satırlar Sitesi

Mavi Çadır