29 Mart 2009 Pazar

Çok şey var da, bir şey eksik

Umur Talu - Sabah



İnsanların ölümüne yardım ve kurtarma çabalarına tüm saygımla ama...

Büyük devlet, bazı durumlarda fena çuvallıyor.
Onca para dönüyor ülkede. Onca kaynak toplanıyor. Onca yere sarf ediliyor.
Onca makam aracı alınıyor.
Onca özel uçak çekiliyor.
Onca silah alınıyor.
Onca vakıf paralar topluyor.
Onca insanın maaşlarından vakıflara kesintiler yapılıyor.
Onca hava atılıyor.
Onca gösteri, onca afra tafra.
Onca zenginlik, modernlik, muasırlık nutku.
Sonra...
Karakol basıldığında, "21 yaşında lider konumundaki personel komutasında 21 yaşında gençler öldürülünce"...
Golf sahalarının yanında karakollara gerekli kaynak ayrılmadığı anlaşılıyor.
Mayında paramparça olunca çocuklar, onlara şehit deniyor ama onca para harcanmasına rağmen gerekli cihazların orada olmamasına pek bir şey denemiyor. Yoksul çocuklar asker ocağında üç kap yemek buluyor ama mermi göğsüne doğru hareketleniyor ya, işte o tam gerekli anda yelek bulunamıyor.
Orman yangınına gerekli miktarda araç ve uçak...
Çöken binaya, deprem enkazına zamanında ve doğru müdahale edecek örgütlenme hep eksik, güdük, gedik, delik.
Herkesin cebinde, elinde, belinde, dilinde cep telefonu...
Cep telefonu şirketlerinde envai çeşit imkân...
Yurt sathında yağmur gibi kontör...
Reklamlarda uzayı fethetmiş kapsama alanları...
Sarı antenli çocuklar, İvedikler, gubudikler gırla gidiyor ama...
Bir telefondan iz, acil hat başında bir iş bilen bulunamıyor.
Kayakta bir genç, çığda bir grup, dağda parti lideri donuyor.
Filolar büyüyor, patronlar helikopterleniyor, özel uçaklar doluşuyor, "hava"dan para kazanmak yoğunlaşıyor ama...
Yüz yolculu uçakta işleyen yükseklik göstergesi, ünlü işadamının şirketine ait helikopterde zorunlu donanım olmayabiliyor.
Ben bilmesem de, üç gündür bilenler aktarıyor; yok şöyle bir radar vardır, yok böyle bir cihaz Ankara'dadır, bir de gece için... nefes için... ses için... sis için... şu vardır, bu da vardır, nerededir...
Muhtemelen birçoğu yatıyor.
Onca ders alınmış, ibret alınmış, tövbe edilmiş olması lazım...
Yine de "Söylenti, palavra, bilmişlik, yanılgı, yanıltma" ölümün koluna giriyor, yolunu açıyor, yüzlerce insan ve imkân yanlış yerlere yönlendiriliyor...
Bu yüzden hiçbir kaza, sadece kaza kalmıyor.
Hiçbir kader, kader olmaktan ibaret değil. Hep bir bit yeniği oluyor.
Hep bir aymazlık, densizlik, hazırlıksızlık, çapaçulluk olduğu için...
Çok sık yenilgi oluyor!
Her gün milyonlarca insan, çoluk çocuk, zaten kaderini yanına alıp da yollara koyuluyor, hayata karışıyor, karmakarışıyor..
"Alın yazısı" diye çiziktirilmiş "ölümüne tuzaklar, çukurlar, ihmaller, düşüncesizlikler"i yüklenerek veya bir başkasının hayatına tükürerek.

25 Mart 2009 Çarşamba

Meydanlar ve Erdoğan(HALUK ŞAHİN/radikal)

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan yerel seçim kampanyası nedeniyle gerçekten olağanüstü bir tempoyla ülkeyi harmanlıyor. Doğu, Batı, Kuzey, Güney demeden dere tepe düz gidiyor, uçaktan inip helikoptere biniyor, bir güne iki, üç miting sığdırıyor, saatlerce konuşuyor, bıkmıyor, usanmıyor...
Bence bunu salt siyasal hırsla ya da görev duygusuyla açıklayabilmek mümkün değil. Çok açıkça belli oluyor ki, Başbakan Erdoğan kendisini seven kalabalıklarla meydanlarda bir araya gelmeyi seviyor, bundan zevk alıyor. Gazetecilerin ya da bürokratların önünde kasılan yüzü miting meydanlarında gevşiyor, aydınlanıyor.
Erdoğan ile onu destekleyen büyük kalabalıkların buluşmasında bir ‘vuslat’ havası olduğunu söylemek yanlış olmaz: Derin psikolojik doyumları olan bir buluşma...
Devrim Sevimay’ın önceki gün Milliyet’te çıkan söyleşinde, miting meydanında bir AKP’linin liderine duyduğu duyguları ifade ederken ‘aşk’ kelimesini kullandığını söylüyorlar. Sevimay, genel olarak AKP mitingçilerinin Erdoğan’a duydukları duyguların çok yoğun olduğunun hemen anlaşıldığını belirtiyor.
Yandaş kalabalıklarla Erdoğan arasında miting meydanlarında göze çarpan bu ilişki, AKP liderinin gittikçe belirginleşen ‘popülist lider’ profiline uygun düşüyor.
‘Varoş popülizmi’ başlıklı yazımda daha ayrıntılı olarak anlatmıştım: Güçlerini ülkenin belirli elitlerine karşı çıkarak elde eden popülist liderler (ki bunlara daha çok Latin Amerika’da rastlanıyor) kitlelerle aracılar ile değil, doğrudan temas kurmayı tercih ederler. En etkili oldukları anın kalabalıklarla göz göze geldikleri an olduğunu bilirler. Ülkeyi ‘hortumlamaya alışmış’ elit tabakalarını (bürokratlar, medya, iş dünyası, masonlar,sendikacılar, vb.) yerden yere vururken kitlelerden aldıkları güçlü destek onlara moral verir. ‘Biricik’liklerini pekiştirir.
Öyle sanıyorum ki AKP lideri Erdoğan için de durum böyle. Son yıllarda artan kuşatılmışlık duygusundan kendisini kendisini kurtardığı yer miting meydanları.
Evet, ‘kuşatılmışlık’. Son dönemde Türkiye’nin siyasal ve sosyo-ekonomik erk konuşlanmasında Erdoğan’a karşı saf tutmuş olanlara nesnel olarak baktığımızda, Erdoğan’ın niçin öfkeli olduğunu ve niçin güç şerbetini meydanlarda aradığını anlayabiliriz.
Sivil ve askeri bürokrasi, yargı, aydınların önemli bir kısmı, İstanbul sermayesi, medyanın en etkili kesimleri, sendikalar çoğu kez karşısında..
İdeolojik olarak sağdan sıkıştıran MHP, soldan sıkıştıran CHP, İslamci tabandan kıskaç harekâtına girişen Saadet Partisi...
Fethullah Gülen cemaati ve bir öbek ‘liberal’ destek veriyor, ama nereye kadar? Kuşkusuz Erdoğan onlara da sonuna kadar güvenilemeyeceğini biliyor.
Belli ki, Erdoğan işte bu kuşatılmışlığı şimdi onu meydanlarda alkışlayan kalabalıkların huruç harekâtıyla aşmayı planlıyor. Onlara askerlerine bakan bir komutan gibi umutla ve sevgiyle bakıyor...
Bu kalabalıklar onu şimdiye kadar hiç yanıltmadılar...
Şimdilik...
29 Mart bu açıdan da bir sınav.

13 Mart 2009 Cuma

Ya maymundan, ya ensest ilişkiden (mi?)(Dücane CÜNDİOĞLU YENİ ŞAFAK)

2009 Darwin yılı... 12 Şubat da Darwin Günü...

Kenarda köşede bazı yazılar yayımlanıyor. Kimileri Darwin övgüleriyle dolu, kimileri de Darwin yergileriyle...

Bilimsel yorumlar, gerçekte, bilimsellik kazanma iddiasındaki önesürümler olmaktan çıkıp birer 'dogma' değeri kazandığında, tartışmanın yerini ister istemez övgüler ve yergiler alacaktır. Alıyor da nitekim.

* * *

Bir bilimsel yorum, ne zaman kibirle hâlelenir?

Hiç kuşkusuz ki hesaba çekilemez bir yetkinlik iddiasında bulunduğu zaman.

Ve/veya

Varlık karşısısındaki tevazûunu kaybettiği zaman.

Bu yüzdendir ki Darwin sözkonusu olduğunda, bizler, kendimizi bir bilim adamı ve yorumlarıyla karşı karşıya bulmayız. Karşımızda bütün heybetiyle duran Darwinciliktir.

Varlık karşısındaki tevazûunu kaybetmiş Darwincilik.

Ve hiç mübalağa etmeden işaret etmek zorundayım ki Darwinciler Darwincilikte Darwin'i geçmişlerdir. Bilhassa başlangıçta 'bilimsel' olmak iddiasıyla öne sürülmüş yorumları, 'dinsel' hâle getirmek açısından.

Kuram, sözde din karşıtlığıyla bir ideolojik araca dönüştüğü/dönüştürüldüğü için, dinsel bir mahiyet almıştır. Çünkü Darwin'in kuramı, Darwincilerin elinde ve tabii ki zaman içerisinde, insanın kökenini Adem-Havva kıssasıyla açıklamak kadar 'dinsel' sayılabilecek bir öğreti hâline dönüşmüştür.

Artık insanlığın inanç tarihinde iki yorumun takipçileri tartışmaktadır: İnsanın Adem'le Havva'dan türediğine inanan müminler ile insanın maymundan türediğine inanan müminler.

Bu bakımdan evrim kuramı, popüler kültürde, bir inanç, bir itikad meselesidir. Çünkü müminleri ve kâfirleri vardır.

* * *

Karşıtlarının bilimdışına itilmekle tehdit edildiği bir "örgütlenmiş yorumlar kadrosu"yla başa çıkmak, bir bilim adamının yorumlarını hesaba çekmekle mukayese edilemez elbette. İşin içine 'inanç' girdi mi tartışmadan uzak durmalı. Çünkü düşüncenin değil, duyguların alanına girilmiş olmaktadır. Sadece duyguların mı? Bilimadamı kılığında dolanan inanç bodyguardlarının alanına da...

Taraftarlarının duygularını canlı tutmakla (yani istismar etmekle) görevli inanç-adamlarının her hâlukârda korumak zorunda oldukları bir piyasanın varlığı kaçınılmazdır.

Thomas Kuhn'un tabirini ödünç alarak söylemek istersem, paradigma-içi düşünmekte ısrar eden akidecilerle doludur tarihin sînesi.

Bütün işleri, ideolojileri adına pazarda teneke çalmak olan bu inanç adamları, gürültü çıkarmanın binbir yolunu bilirler. Bu yüzdendir ki düşüncenin ve sağduyunun sesi pazarda ya duyulamaz ya da çok geç duyulur. İnanç pazarında. İdeoloji pazarında. Bilim pazarında.

Bu yüzden Darwincileri iknâ etmek Darwin'i iknâ etmekten daha zordur; tıpkı Marxçıları iknâ etmenin Marx'ı iknâ etmekten daha zor olduğu gibi.

* * *

Adem-Havva kıssasından hareketle insanın kökenini açıklama teşebbüslerine gelince, tartışmalara kılavuzluk etmesi gereken ilk ilke şu olmalıdır:

— Dinî metinler bilimsel yargılar ortaya koymayı amaçlamazlar!

Meselâ Kur'an tarihten söz eder, tarihî malzemeler kullanır, ama kendisi bir tarih metni değildir. Güneşten, aydan, yıldızlardan söz eder, insanın dikkatini gökyüzüne çeker ve fakat kendisi bir astronomi metni değildir.

O hâlde ikinci ilkeyi de ilân edebiliriz:

— Bilimsel metinler dinsel yargılar ortaya koymayı amaçlamazlar!

Demek oluyor ki bilimsel yorumların dogma hâline gelmesi, inancın konusu yapılması, yanlılarının mümin, karşıtlarını münkir ilân edilmesi abestir.

* * *

Bilimsel bilginin koşulları ile dinî bilginin koşulları birbirinden farklıdır. İlki isbat gerektirir, ikincisi gerektirmez. Argümanlarının 'burhanî' değil, 'iknaî' olması yeterlidir.

İslâm Düşünce Tarihi, din ile bilim arasındaki yorum farklılıklarını uzlaştırmanın tarihidir aslında. Bu nedenle bilimsel (burhanî) olmak iddiasıyla öne sürülen yorumlara sözde dinî temeller bulmaya çalışan bilimadamları nasıl şiddetli eleştirilere maruz kalmışlarsa, kesinliği (hiç değilse kendi döneminde) isbat edilmiş açıklamalara din'in zahiri yorumları adına karşı çıkan dinadamları da benzer eleştirilerin konusu olmuştur.

Gazalî'nin kendi döneminde Aristocu bilimin yanlılarına yönelttiği eleştiriler, dinî düşüncenin koşullarını tayin etmek bakımından değil sadece, aynı zamanda bilimsel düşüncenin koşullarını tayin etmek bakımından da fevkalâde önemlidir. Çünkü o devrin Aristocu düşünürleri doğabilimlerinde ancak 'inanç' sayılabilecek yorumların 'burhanî' (bilimsel) olduklarını iddia ediyorlardı. Ya da din hakkında, Tanrı hakkında bilimsel (kesin ve müsbet/pozitif) yargılar öne sürebileceklerini iddia ediyorlardı.

Gazâlî'nin tüm söylediği, "Kadim Yunan'ın inançlarını biz bugün 'bilim' olarak kabul etmek zorunda değiliz. İnsanların kıyamet günü bedenen mi, ruhen mi dirilecekleri (haşr-ı cismanî) meselesi dinin konusudur, bilimin değil" demekten ibarettir.

"Mantık ve Matematik bilmeyenler bizi anlayamazlar, bizle tartışacak olanların Mantık ve Matematik bilmesi gerekir" diyerek o devrin müslümanlarını küçümseyenlere Gazalî'nin cevabı gayet ibret-âmizdir: "Ben Mantık da, Matematik de biliyorum. Hadi buyurun, şu tartışmayı baştan alalım!"

* * *

Biz bu konuya başka bir açıdan yaklaşacağız.

Önce tesbit:

İnsanın kökenini açıklamak bakımından, Adem-Havva kıssası zahirî yorumuyla öne sürülmeye aslâ elverişli değildir. Çünkü bu zahirî yorum, ilksel bir ensest ilişkiyi varsaymadan insanın soyunu türetmeye imkân vermez.

Cenab-ı Hak, ensest aracılığıyla, yani erkek kardeşle kız kardeşi aynı yatağa sokmak suretiyle insan soyunu türetmekten münezzehtir.

İnanan zekâların, maymundan türetmek ile erkek ve kız kardeşlerin izdivacından türetmek arasında ne denli soylu bir fark olduğunu göstermeleri gerekir. Değilse, susmalıdırlar.

Sonra soru:

"İnsan soyunun türemesi için ensest ilişki zorunluydu. Zaruret hâlinde haramlar mübah olur" diyecek olan ilâhiyât ulemasına soruyorum:

Zaruretler kullar içindir. Haramlar da, mübahlar da. Cenab-ı Hak için zaruret mi vardı, ki insanın soyunu sonradan haram edeceği bir yolla türetmeyi dileyip Adem ile Havva'nın çocuklarının, yani erkek-kız kardeşlerin izdivacına izin verdi?!?

Düşünecek olanlar düşünsün, ben kendi yorumumu bildiriyorum:

Dinî metinleri bilimselleştirmek ne kadar yanlışsa, bilimsel yorumları dinselleştirmek de o denli yanlıştır.

Lâkin bu yanlışa/yanlışlara insanın ihtiyacı var. Çünkü sorun, insanın insanı aldatma isteğinde değil, bizâtihi insanın aldanma isteğinde.

Söyleyin bakalım, aranızda aldanmak istemeyen bir yalancı var mı?

11 Mart 2009 Çarşamba

Çanakkale Şehitlerine


Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi.
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya-
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde-gösterdiği vahşetle 'bu: bir Avrupalı'
Dedirir-Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!
Eski Dünyâ, yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, mahşer mi, hakikat mahşer.
Yedi iklimi cihânın duruyor karşında,
Avusturalya'yla beraber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk:
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
Hani, tâuna da züldür bu rezil istilâ!
Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyle, sefil,
Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
Sonra mel'undaki tahribe müvekkel esbâb,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer...
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara vâdilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
Sürü halinde gezerken sayısız teyyâre.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal'â mı göğsündeki kat kat iman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Çünkü te'sis-i İlahi o metin istihkâm.

Sarılır, indirilir mevki-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkif edemez sun'-i beşer;
Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedi serhaddi;
'O benim sun'-i bedi'im, onu çiğnetme' dedi.
Asım'ın nesli...diyordum ya...nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmiyecek.
Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi...
Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmiyecek makberi kimler kazsın?
'Gömelim gel seni tarihe' desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.
'Bu, taşındır' diyerek Kâ'be'yi diksem başına;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan;
Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.
Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin'i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...
Sen ki, İslam'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın...Heyhât,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana âğûşunu açmış duruyor Peygamber.

Mehmet Âkif Ersoy

3 Mart 2009 Salı

Geçmişin gerçekten var olduğuna inanıyor musun Winston?

"Geçmişin denetimiyle ilgili bir Parti sloganı vardır. Onu lütfen yineler misin?"

"Geçmişi denetleyen geleceği de denetler; şu ânı denetleyen geçmişi de denetler," dedi Winston.

"Şu ânı denetleyen geçmişi de denetler," dedi O'Brien. Başını onaylar bir tutumla salladı.

"Geçmişin gerçekten var olduğuna inanıyor musun Winston?"

1984 - George Orwell

1984'ten altı çizili satırlar

Okyanusya toplumu, Büyük Biraderin her şeye gücünün yettiğine ve Partinin değişmezliği inancına dayanır. Ama bu inançların aslı yoktur ve bu nedenle olayları ele alırken, Parti üyesi, bir an bile gevşemeyen bir koşullara uyma yeteneğine gereksinim gösterir. Burada yol gösterici, siyah-beyaz sözcüğüdür. Tüm Yenikonuş sözcükleri gibi, bu da iki karşıt anlamı içermektedir.

Düşmana uygulandığı zaman apaçık gerçeklere karşın, siyahın beyaz olduğunu öne sürmektir.

Bir Parti üyesine uygulandığı zamansa, Parti disiplini gerektirdiği için, bağlılıkla siyaha beyaz diyebilmek anlamını taşır. Aynı zamanda, siyahın beyaz olduğuna gerçekten inanma yeteneğidir, daha da ötede, siyahın beyaz olduğunu bilmek ve sonra karşıtına inandığını unutmak, demektir.

Bu, geçmişin sürekli değiştirilmesini gerektirir. Bu da, Yenikonuşta çiftdüşün adı verilen ve her şeyi içeren bir düşünce sistemiyle sağlanmıştır.

Geçmişin değiştirilmesi için iki neden vardır; bunların birincisi, yardımcı, yani, önlemsel niteliktedir.

Yardımcı neden, Parti üyesinin de, proleter gibi, eşleştirmeye yönelik olmasıdır. Atalarından daha iyi durumda olduğuna ve ortalama yaşama düzeylerinin yükseldiğine inanması için, öteki ülkelerle olduğu gibi, geçmişle de ilgisi kesilmelidir. Ama geçmişin değiştirilmesi için çok daha önemli bir neden, Partinin yanlış yapmayacağı savıdır. Parti tahminlerinin hep doğru çıktığını göstermek için, bütün söylevlerin,
istatistiklerin ve her türlü kayıtın sürekli değiştirilmesi gerekir. Bunun yanı sıra, öğretide bir değişiklik onaylanmaz. Çünkü birinin düşüncesini hatta siyasetini değiştirmesi, zayıflığını açığa vurması demektir.

Örneğin, eğer Avrasya ya da Doğu Asya (hangisi olursa) bugün düşmansa, hep düşman olmuş olması gerekir.

Eğer olaylar tersini gösteriyorsa, olaylar değiştirilmelidir.

Bu nedenle tarih sürekli yeniden yazılmaktadır.

Geçmişin günden güne değiştirilmesi, Doğruluk Bakanlığı tarafından yazılır ve bu düzenin dengede kalması için, Sevgi Bakanlığı tarafından yürütülen baskı ve casusluk etkinlikleri kadar önem taşır. Geçmişin değişebilirliği, İngsos'un temel ilkelerindendir. Geçmiş olayların, nesnel gerçekliğinin olmadığı, yalnızca yazılı kayıtlarda ve insan belleğinde yaşayabileceği kabul edilir. Geçmiş kayıtlar ve insan belleği nede birleşiyorsa, gerçek odur. Parti tüm kayıtları ve üyelerinin belleklerini denetim altında bulundurduğu için, geçmişe de istediği biçimi verebilir. Her ne kadar geçmiş değiştirilebilirse bile, ortada değişmiş olduğu düşünülen bir olay yoktur. Çünkü istenilen anda yeni biçimine sokulan geçmiş, yürürlüktedir, ondan önce başka bir geçmiş varolmuş olamaz.

Birçok kereler olduğu gibi, aynı olay bir yıl süresince defalarca değiştirilebilir. Parti her zaman mutlak gerçeği bilir, o halde mutlak gerçeğin şimdikinden farklı olamayacağı açıktır. Görüldüğü gibi, geçmişin denetlenmesi, belleğin eğitilmesi üzerine kurulmuştur. Yazılı kayıtları, o anki durumlara uydurmak, yalnızca mekanik bir işlemdir.

Ancak, olayların istenildiği biçimde geliştiğini hatırlamak da gerekir. İnsanın anılarını yeniden düzene soktuktan ya da yazılı kayıtları değiştirdikten sonra yapılmış olan bu işlemler de unutulmalıdır. Bunun için belirli bir düşünce tekniği gerekir. Bu, Parti üyelerinin çoğunun ve hele, bağnaz oldukları kadar akıllı olanların öğrendikleri bir şeydir. Eski dilde buna 'gerçeğin denetlenmesi' adı verilir. Yenikonuşta ise çiftdü-şün denir.

Çiftdüşün başka şeyleri de kapsar.

Çiftdüşün insanın iki çelişik düşünceyi aynı anda kabullenmesidir. Parti aydını, anılarının hangi yönde değiştirilmesi gerektiğini bilir; bu nedenle gerçekle oynadığını da bilir. Çiftdüşün yöntemiyle, gerçeğin
zedelenmediğine kendini inandırır. Bu işlem bilinçli yapılmalıdır, yoksa kesinliğini yitirir; ama aynı zamanda bilinçsiz de olmalıdır, yoksa bir düzenbazlık ve dolayısıyla bir suçluluk duygusu uyandırır.

Çiftdüşün, İngsos ilkelerinin püf noktasıdır, çünkü Partinin temel işlevi, tam bir dürüstlük taşıyan amacın yıkılmasını önlemek için bilinçli yanılmayı kullanmaktır. Bile bile söylenen yalanlara yürekten inanmak, zararlı görülmeye başlanan bir gerçeği unutmak, nesnel gerçeklerin varlığını yadsırken bu gerçekleri sürekli göz önünde bulundurmak, gerekli şeylerdir.

Çiftdüşün sözcüğünün kullanımı bile, çiftdüşün'ü gerektirir.

Bu sözcüğü kullanmakla, insan gerçekleri zedelediğini kabullenmektedir, yeni bir çiftdüşün'le, bu, kafadan silinir. Bitip tükenmeksizin süren bu işlem yardımıyla gerçek, sürekli geride bırakılmaktadır. Parti çiftdüşün
yardımıyla tarihi durdurmak olanağını bulmuştur, belki daha binlerce yıl, bunu başarıyla sürdürecektir.

1984 - George Orwell

2 Mart 2009 Pazartesi

1 Mart 2009 Pazar

Aha tarihçilere bıraktım

Engin Ardıç - Sabah


Atatürk'ün doğduğu ev olarak bilinen ev, Atatürk'ün doğduğu ev değildir. O ev, Zübeyde Hanım'ın ikinci kocası, yani Atatürk'ün üvey babası Ragıp Bey'in evidir (Fikriye Hanım'ın da amcası.)

Atatürk o evde elbette oturmuş, Manastır Askeri İdadisi'nden izinli çıktığı zamanlar gelip orada kalmış, fakat orada doğmamıştır.

O evin arkasında bulunan, elli küsur yıl önce de Selanik Belediyesi tarafından yıktırılan, daha küçük bir evde doğmuştur!

Fakat "resmi tarihçilerimiz", bu ikinci evi daha fiyakalı bulduklarından, doğduğu ev diye bunu tanıttılar!

Bomba atanların ya da "tavaf turları" düzenleyenlerin kulakları çınlasın...

Atatürk'ün 1881'de doğduğu da kesin değildir, bu tarih 1880 de olabilir.

Çünkü Atatürk, 1296 tevellütlüdür! Rumi tarihle...

Rumi 1296 yılı, miladi 13 Mart 1880 günü başlar, 12 Mart 1881 günü biter. (İstanbul'daki darbe girişiminin tarihi olan rumi 31 Mart'ın miladi 13 Nisan'a denk geldiğini bilemeyip, gericilere karşı protesto gösterilerini iki hafta erken yapan "şaşkaloz solcuların" da kulakları çınlasın...)

Nitekim Atatürk'ün doğum yılı, 1934 Soyadı Kanunu'na, kendisine yeni bir nüfus kâğıdı verilene kadar hep 1880 kabul edilmiştir! Basında ve kitaplarda böyle yer almıştır.

Kafalar o kadar karışmıştır ki, Atatürk'ün ölümünden tam bir yıl sonra, 10 Kasım 1939'da çıkarılan bir hatıra pulunda bile doğum tarihi 1880 olarak gösterilmiştir...

Atatürk'ün babası Ali Rıza Efendi'nin fotoğrafındaki kişi de, Ali Rıza Efendi değildir!

O kişi, 1876'da, anayasanın ilanı üzerine Selanik'te kurulan Asakir-i Milliye taburunda görev alan gönüllü subaylardan, bilinmeyen birisidir.

Elde hiçbir Ali Rıza Efendi resmi bulunmadığından, "resmi tarihçilerimiz" bu adamı gözlerine kestirmişler ve onu Atatürk'ün babası yapıvermişlerdir...

Nitekim bizzat Atatürk'ün kendisi, Falih Rıfkı'ya, "bu bizim peder değil" demiştir!

Falih Rıfkı, Atatürk'ün bunu "alaycı bir dille" söylediğini de anlatıyor. Atatürk, dalkavuklarını adam yerine koymazdı pek... Biz hepsini milli kahraman yaptık.

Hani herşeyi "tarihçilere bırakmaya" pek meraklıyız ya... Ben de Andrew Mango, Cemil Koçak ve Ahmet Kuyaş'a sordum, bu yanıtları aldım.

Kuyaş, konuyla ilgili makalesinin üst başlığında "Atatürk'ü bilmiyoruz, öğrenmiyoruz, ezberliyoruz" demiş...

Aman Ahmet Bey, ayağını denk al, sonra yemediğin küfür kalmaz...

Bana bakma, ben alıştım!


Zor anlayanlar için özel açıklama

Atatürk'ün şu evde ya da bu evde, şu tarihte ya da bu tarihte doğmuş olması, onun değerini, onun büyüklüğünü ne azaltır ne çoğaltır...

Ama bunları öğrenmek, gerçeği bilmemizi sağlar. Benim işim, görevim de budur: Gerçeği yazmak. Bu gerçeğin kimin hoşuna gideceği, kimin hoşuna gitmeyeceği, beni hiç ilgilendirmez!

Nitekim göreceksiniz, bu gerçeklere kimse aldırmayacak ve herkes, papağan gibi, kendisine dayatılmış olan yanlışlara "iman etmeyi" sürdürecek... Araştırmacı Robert Temple buna "consensus blindness" diyor, "üzerinde uzlaşılmış ortak körlük"....

Profesör Albert Einstein da "insanoğlunun sonsuz ve sınırsız ahmaklığı" demişti! Sanki Türk basınından bazı köşe yazarlarını okumuş da öyle bulmuş gibi...

Kaynak:
http://www.sabah.com.tr/haber,A9B945633B48448D99FC24350530C420.html

Altı Çizili Satırlar Sitesi

Mavi Çadır