13 Haziran 2009 Cumartesi

Okumuşların Bağnazlığı

“The illiterate of the 21st century will not be those who cannot read and write, but those who cannot learn, unlearn, and relearn.” (21. yüzyılın cahilleri, okuyup yazamayanlar değil, öğrenemeyen, öğrendiklerini değiştiremeyen ve her şeyi baştan öğrenemeyenler olacaktır)...
Alvin Toffler



Kamuoyu araştırmalarına bakınca bu aralar içim biraz "cız" ediyor. Konusu ne olursa olsun, araştırmada sorulan soruların sonuçlarını değerlendirirken, eğitim düzeyi önemli kriterlerden biri olarak değerlendirmeye alınır. Yani kişilerin verdikleri yanıtlar eğitim düzeylerine göre gruplanır ki, diğer faktörlerin yanında eğitim düzeyinin görüşleri nasıl etkilediğine dair bir fikir elde edilebilsin. Bu yaklaşım gayet bilimsel ve gereklidir de.

Bazı konulardaki düşüncelerin katılımcıların eğitim düzeylerine göre dağılımı çoğu zaman ilginç bir tablo çıkarıyor ortaya. Sözgelimi, yakın zamandaki anketlerden birine göre, "Ergenekon örgütü"nün varlığına inanıp-inanmama parametresi eğitim düzeyi arttıkça düşüyormuş. Yani şu kazıldıkça bombaların çıktığı, binlerce sayfalık iddianamelerle ve delillerle insanların ciddi cürümlerle suçlandığı Türkiye tarihinin en büyük soruşturması, "eğitimliler" tarafından pek fazla kaale alınmıyormuş. Sonra, o meşhur "mahalle baskısı" araştırmaları var. Bu tip araştırmalarda ise genellikle eğitim düzeyi yüksek insanlar gittikçe artan oranlarda "tehlike" vehmine kapılmış gözüküyorlar. Örneğin, insanların dini inançlarını yansıtan kıyafetlerle her türlü yaşam alanında bulunmasını tehlike olarak addedenler, eğitimliler arasında enişe verici boyutlarda yüksek miktarlarda çıkıyor. Birilerinin başlarına örttüğü örtü, "sıradan insanlar" için çok da mühim bir ayrıntı değilken, eğitimli kesimin büyük bölümü bunu en büyük tehlike olarak görüyor. Yine eğitimli kesimin bir bölümünün değişmeyen virdlerinden birisi "rejim tehlikede!" cümlesi. Hemen her sorgulamada rejimin şu veya bu şekilde tehlikeli olduğunu ifade eden veriler çıkıyor karşımıza. Halkın yarısının oylarını alarak iktidarı elde etmiş bir parti için "tehlike" nitelemesi de yine genellikle eğitimli kesimden geliyor. Yani araziye bomba ve lav silahı saklayanlar değil, demokratik teamüller içinde haklarını isteyenler biraz daha tehlikeli görülüyor sanki, eğitimli kesimler tarafından...

Acaba bunları eğitimli kesimlerin parametreleri daha iyi okumasına, daha geniş bir bakış açısıyla ileriyi daha sağlıklı olarak tahmine debildiğine yoramaz mıyız? Evet, ben de öyle olmasını çok isterdim; fakat gördüğüm ve bildiğim bazı örnekler, bu fikri ciddi olarak sorgulamamı gerektiriyor.
Şimdi kamuoyu araştırmalarını bir kenara bırakıp, gerçek hayatta bizzat yaşadığım bir kaç örnek üzerinde durayım (bahsi geçen kişilerin isimleri bende saklıdır):

Örnek 1. Tıp fakültesinde doçent olan bir arkadaşımla sağlık sisteminde yapılan değişiklikleri tartışıyoruz. Kendisi, hükümetin tüm yaptıklarını rezillik ve hainlik olarak sıralarken, ben -israrla konu hakkında yeterli bilgim olmadığını belirtmeyi ihmal etmeden- bildiğim kadarıyla bazı faydalı yönlerini anlatmaya gayet ediyorum. Konuşmamızın ilerleyen bölümlerinde arkadaşım israrında devam edince "kanıt" istiyorum ve az sonra acı gerçek ortaya çıkıyor: Arkadaşımın kendisi de aslında konu hakkında "sıfır" düzeyinde bilgiye sahip; kendisi yeni yasa ve yönetmeliklerden hiç haberdar olmadığını teslim ediyor ve sonucu şöyle bağlıyor: "Ben bu adamların memleket hayrına bir şey yapacaklarına inanmıyorum!".

Örnek 2. Bir profesörle, tarihimizin tartışmalı isimlerinden bir tanesi üzerine konuşuyoruz. Üzerinde konuştuğumuz kişinin ciltlerce kitapları var ve konuştuğum profesör benim de kısmen okudumuş bulunduğum kitaplar hakkında, benim bildiklerime tamamen ters, oldukça suçlayıcı bazı değerlendirmeler sıralıyor. Çok uzun bir sohbetin bir yerinde sözkonusu kişinin eserlerinden hangisini okuduğunu sorduğumda gayet pişkin bir edayla bana verdiği yanıt "öyle boş işlerle harcayacak zamanım yok neyse ki; bir delinin hezeyanlarını araştırmaktan daha önemli işlerim var!" oluyor. Tabii konuyu değiştirmek en hayırlısı oluyor o andan sonra...

Örnek 3. Yine bir üniversite hocası, verdiği bir tarih dersi sırasında, ders konusunun dışında olmasına rağmen "Türklerin aslında on bin yıldan fazla bir zamandır Anadolu'da olduğunu" söylüyor. Öğrencilerden bir tanesi söz isteyerek bunun kanıtının olup olmadığını; on bin yıllık tarihsel süreçten kalan bir yapıt-belge vs olup olmadığını soruyor. Hocamız, öğrenciyi yanıtlamak yerine öğrenciyi aşağılamayı ve bir daha ona ders sırasında söz vermemeyi seçiyor.

Örnek 4. Ünlü bir akademisyen bir panelde "Nutuk dışında okunması gereken kitap yoktur" dediği için neredeyse yarım dakika boyunca, tamamı akademisyen olan konuklarca alkışlanıyor.

Örnek 5. Bir başka akademisyen, yine bir panelde, Türkiye'de oy oranı ne olursa olsun, mevcut iktidarla "tüm silahları kullanarak" savaşmanın bir vatanseverlik gereği olduğunu söylediğinde yine dakikalarca alkış alıyor.

Örnek 6. Son sınıf bir üniversite öğrencisi, bir törene davetli olarak çağrıldığı için salona giren zamanın meclis başkanını görünce "ay tiksiniyorum bu heriften" diyerek yanındaki arkadaşlarıyla duygularını paylaşıyor. Arkadaşlarından birisi "nooldu kızım, bir mevzu mu var aranızda?" dediğinde cevabı ilginç: "Ne mevzusu olacak be, insan mı bunlar?"

Örnek 7. Sınav tarihi yakın olmasına rağmen güncel konulardan biri üzerine yazdığım bir yazı üzerine beni çalışma odamda ziyaret eden bir öğrencim, konuşmamızın sonlarına doğru aramızdaki 20 yıla yakın yaş farkına rağmen beni cahillik, bağnazlık ve tehlikeleri bilerek görmezden gelmek konusunda (önce kibarca, sonra alenen) suçlamaya başlıyor. Benim (hem yazımda hem de mezkur konuşmada) savunmaya gayret ettiğim şey ise, inançların ifade edilmesinin tehlike değil, çağdaş bir gereklilik olduğu. İşte bu nokta, öğrencimin gözünde beni insanlık suçu işleyen birisi konumuna getirebiliyor.

Örnek 8. Bir üniversite hocası, sıradan bir sohbet sırasında, aynı yerde çalışan bir öğretim elemanının "liberal görüşlü" olduğunu belirtmesinin ardından, yanlarında bulunan diğer kişilerin de şahitliğinde şu soruyu hiç duraksamadan yöneltebiliyor: "Sen de mi o vatan hainlerindensin?"

Örnek 9. Yine bir üniversite hocası, karşılıklı konuşmamız esnasında, ordu dediğimiz kurumun gerektiğinde darbe yapabilmesi gerektiğini savunuyor ve demokratik sisteme silahlı müdahaleyi, askerin "asli görevlerinden" birisi olarak uzun uzun savunabiliyor.

Örnekleri sayfalarca çoğaltabilirim. Ama gerek yok. Olayın vehametini anlamak/tekrar hatırlamak isteyenler için bu kadarı sanırım yeterlidir. Dikkatinizi özellikle çekmek sitediğim husus, verdiğim örneklerin “hayattaki en hakiki yol gösterici bilimdir-fendir” deyişini benimsemiş görünen ve rasyonel (akılcı) değerlendirmeyi her şeyden üstün tutuyormuş izlenimi veren insan gruplarına ait oluşudur.

Malumu bir kez daha ilan edelim: Eğitim sistemimiz sadece ezberletiyor ve yıllardır bir takım hazır, değişmez addedilen doğruları belletiyor. Bu eğitim sürecinde yukarılara çıktıkça, maruz kalınan beyin yıkamanın dozu da artıyor elbette. Toplumumuzda aile eğitimi de önemli oranda yaralı olduğu için, eğitim sürecindeki gençlerin bu eğitim-örnek ikilemi karşısında orijinal ve çağdaş düşünceyi önceleyebilmeleri, akılcı kalabilmeleri çoğu zaman mümkün olmuyor. Ve sonuçta maalesef en şiddetli bağnazlık örnekleri, "eğitimli kesim" dediğimiz kesimde ortaya çıkıyor. Kürşat Bümin'in ifadeleriyle, “bu ülkede kendine solcu diyenlerin ve eğitimlilerin çok büyük bir kesimi antidemokratik düşünceli ve darbe yanlısı; sadece bunu doğrudan söyleyebilme cesaretini bulabilenler azınlıkta”.

Bu haliyle, eğitimde verilen bilgilerin buralarda sürekli kınanan totaliter molla rejimlerindeki, yahut köktenci akımların benimsediği eğitim yönteminden temelde bir farkı yok. Totaliter rejimler insanların kıyafetlerine, kafalarının içine, ilgilerine, beğenilerine, dünyaya bakışlarına, farklı olan her şeylerine karışırlar. Maalesef Türkiye'de akademisyenlerin büyük çoğunluğu çok sert ve totaliter bir zihin yapısına sahip. Bunda, liyakatten ziyade taraftarlığa bağlı olarak dönem dönem ulufe misali dağıtılan akademik kadro ve pozisyonların etkisi elbette çok büyük... Kaçınılmaz bir şekilde bu kişiler, kendilerine lütfedilen pozisyonları sayesinde, kendilerine bu nimeti bahşeden zihniyetin fanatikleri haline dönüşüyorlar. Öğrencilerin bir kısmı da bu kısır döngüyü örnek alarak benimseyebiliyorlar. Tarihin belli bir noktasına takılıp kalan, fakat ne o noktayı; ne de o "takılmışlık"tan ötürü bu günü bir türlü doğru-dürüst okuyamayan; buna mukabil ellerindeki –aslında sadece- yerel etki gücü yüksek boş sloganlar ve “titr”ler ile kendilerini dinletip örnek olmaya devam eden garip insanların -kimileri için- geçer akçe olduğu bir yer burası. Toplumsal şizofreni (kişilik bölünmesi) ise burada en bariz biçimde ortaya çıkıyor. Türkiye Cumhuriyeti halkının büyük çoğunluğu için bu totaliter zihniyetin muhtevası tamamen anlamsız ve yabancı. Bu ülkenin "sıradan" vatandaşları ve "sıradan" akademik insanları, bu tip bağnazlıklara takılmadan, her koşulda barış içinde yaşayıp gidebiliyorlar. Fakat bilgi sahibi olmadan de fikir sahibi olabilme "ruhsat"ını bizzat sistemden ve eğitimlerinden (şartlandırmalarından) elde edip, bunu sonuna kadar kullanan bazı "okumuşlarımız"ın taraf olduğu bu kavga, uzunca bir süre sükuta erecek gibi durmuyor.

Farklı görüşlerde de olsalar, bu gün Türk milleti büyük oranda bu okumuş bağnazlar arasındaki tartışmaları izliyor, onlarla oyalanıyor, onlar sanki gerçekten düşünülmüş şeylermiş gibi üzerinde çene yoruyorlar. Genellikle "eğitimli" kesimimizdeki yaygın kanı, bilim dışı öğretilerin insanın hür düşüncesine baskı kurduğu yönündedir. Fakat bizzat bu düşünceyi sloganlaştıranların düşünce, düşünceyi ifade ve diğer temel hak ve özgürlükler sergileyebilecekleri tutuculuk, bazen tahayyül sınırlarının ötesine geçebiliyor.

Yani birileri sırf ağızlarıyla "özgür düşünce" yahut “akıl” dediğinde, düşünce özgürleşmiyor, akıl başa gelmiyor; bunu artık birilerinin anlaması lazım.

Sinan Canan
(Haber Ajanda Dergisi Mart 2009 sayısında yayınlanmıştır)

Altı Çizili Satırlar Sitesi

Mavi Çadır