24 Ağustos 2010 Salı

PAKİSTAN ZAMANI



T.C. ZİRAAT BANKASI AŞAĞIAYRANCI ŞUBESİ

HESAP NO :      555 555 55   ANA HESAP
                       - 5001            TL
                       - 5002            DOLAR
                       - 5003            EURO

 SWİFT KODU:  TCZBTR2A

TL Hesabı ,    IBAN NO:   TR94 0001 0008 2055 5555 5550 01
USD Hesabı , IBAN NO:   TR67 0001 0008 2055 5555 5550 02
EUR Hesabı , IBAN NO:   TR40 0001 0008 2055 5555 5550 03


TÜRKİYE HALK BANKASI BAKANLIKLAR ŞUBESİ

HESAP NO :        05000005         TL

                             5300003         DOLAR

                         2 P 000023         EURO
 

SWİFT KODU:  TRHBTR2AXXX
TL Hesabı    ,  IBAN NO: TR95 0001 2009 4080 0005 0000 05
USD Hesabı  , IBAN NO: TR43 0001 2009 4080 0053 0000 33
EUR Hesabı ,  IBAN NO: TR72 0001 2009 4080 002P 0000 23


VAKIFLAR BANKASI FİNANS MARKET ŞUBESİ
HESAP NO :        001 580 072 856 584 94  TL
                         001 580 480 007 260 78  DOLAR
                         001 580 480 006 770 43  EURO
SWİFT KODU:  TVBATR2A
TL Hesabı    ,    IBAN NO: TR54 0001 5001 5800 7285 6584 94
USD Hesabı ,     IBAN NO: TR39 0001 5001 5804 8000 7260 78
EUR Hesabı  ,    IBAN NO: TR31 0001 5001 5804 8000 6770 43

12 Nisan 2010 Pazartesi

Bir utanın

Çok sevdiğim, çok eski bir arkadaşımın hiç unutmadığım bir beğenme ve övme ölçüsü vardı, “utanmasını biliyor” derdi.

Utanmasını bilmek önemli bir şey.

Asker politikaya bulaşınca sadece disiplinini, saygısını, dürüstlüğünü değil anlaşılıyor ki utanma duygusunu da kaybediyor.

Yaklaşık on bir ay önce, ordunun kendi yerleştirdiği mayınla yedi askerimiz şehit oldu.

Ordu, bunun PKK’ya ait bir mayın olduğunu açıkladı.

Hemen operasyon başlattı, o operasyonda da bir başka askerimiz şehit düştü.

Bu çatışmalar sırasında siyasi ortam gerginleşti, “açılım” yaralandı.

Sonra, komutanların kendi aralarındaki telefon görüşmeleri düştü internete.

Anlaşıldı ki daha ilk dakikadan itibaren “gerçeği” zaten biliyorlardı.

Ama yalan söylediler.

Hem de ne yalan, bütün siyasi ortamı gerecek, insanca bir adımı engelleyecek, dostluğun gelişimini baltalayacak bir yalan.

Toplumun çekeceği acılara aldırmadılar bile.

Hem kendi “suçlarını” gizlemek hem de her zaman askerin iktidarına hizmet eden gerginliği sürdürmek için gerçekleri hiç çekinmeden sakladılar.

Medya da gerçeğin peşine düşmedi.

“Açılıma düşman” olan, bu ülkenin barışa ve demokrasiye asla kavuşmasını istemeyen medya görevlileri “açılıma” yazılarla, manşetlerle saldırdılar.

Geçen gün, Zaman gazetesi çok esaslı bir gazetecilik yaparak, o patlayan mayınla ilgili savcılığın “resmî raporunu” bulup yayımladı.

Savcılık mayının orduya ait olduğunu kesinleştiriyordu.

İnsan bir utanır, değil mi?
Kendi askerini öldürmüşsün, yalan söylemişsin, gerçekleri saptırıp operasyonlar düzenlemişsin, toplumun barışını torpillemişsin ve suçüstü yakalanmışsın.
Yoo, hiç umurlarında değil.
Dün baktım komutanlardan biri konuşuyor gene.
“Soruşturma devam ediyormuş, bu konuda yorumlar yapmamak lazımmış, beklemek gerekirmiş.”
Yahu, baştan beri bildiğiniz gerçeğin belgesi yayımlandı, ne beklemesi, ne soruşturması?
On bir aydır bir soruşturmanın sonucuna varamıyor musunuz?
On bir ay, sizin “kendi mayınınızı” tanımanıza yetmiyor.
Peki.
On bir ayda sonuçtan “emin olamıyorsunuz” da nasıl mayının patladığı günün ertesinde “PKK mayın patlattı” diye ortaya atılıp operasyon düzenliyor, bir askerin daha ölümüne sebep oluyorsunuz?
“Kendi mayınınız olup olmadığını” anlamaya on bir ay yetmiyor da “PKK’nın mayını” olduğunu anlamaya nasıl 24 saat yetiyor?
Madem hâlâ emin değilsiniz niye ertesi gün “PKK” diye çıktınız ortaya?
Hâlâ ne yüzle bizi kandırmaya, susturmaya çalışıyorsunuz?
Hiç mi utanmayacaksınız?
Darbecilikle suçlanan bir generaliniz, “komutanıyla konuşurken nezaket dışına çıkmakla” övünür, siz suçüstü yakalandıktan on bir ay sonra hâlâ “süratle soruşturuyoruz” diye kendi halkınızı kandırırsınız.
Nasıl bir ordusunuz siz?
Hiç mi doğru söylemezsiniz?
Dağlıca’da yalan söylediniz, Aktütün’de yalan söylediniz, yakalandınız, sizi yakalayanları suçladınız.
Belgeye “kâğıt parçası”, LAW’a “boru” dediniz.
Bir utanın, bir susun, bir kere de yüzünüz kızarsın.
Utanma duygusunu hissetmeden gerçek askerliğe dönemeyeceksiniz, bunu anlayamıyor musunuz?
Yaptıklarınızdan utanmazsanız bunları tekrarlarsınız, tekrarladıkça askerlikten uzaklaşırsınız.
Disiplini, saygıyı, dürüstlüğü unutursunuz.
“Askerin kışlasına dönmesini”, siyasetten çıkmasını, gerçek asker olmasını isteyenlere “ordu düşmanı” diyorsunuz, kim ordu düşmanı, bir düşünün.
Kim bu orduya, bu ordudan daha fazla zarar veriyor?
Darbe yapmadınız da “yaptınız” mı dedik, kendi geminizi batırmadınız da “batırdınız” mı dedik, daha önceden haberdar olduğunuz baskınlara önlem aldınız da “almadınız” mı dedik, ordunuzun içinden sayfalarca darbe planı çıkmadı da “çıktı” mı
dedik, her kazılan yerde silahlar bulunmadı da “bulundu” mu dedik, kendi mayınınızla askerleri öldürmediniz de “öldürdünüz” mü dedik?
Bütün bunları başka bir ordunun yaptığını farz edin bir an, o ordu hakkında ne düşünürdünüz?
İşte biz de onu düşünüyoruz.
Ve, “artık biraz utanın, susun ve askerliğe geri dönün” diyoruz.

Ahmet Altan - Taraf
KUM SAATİ 11.04.2010
http://www.taraf.com.tr/makale/10836.htm

7 Şubat 2010 Pazar

'Sol-Ulusalcı' faşizmin tarihsel kökenleri üzerine bir deneme

[Yorum - Hilmi Yavuz]
İgnazio Silone'nin o çok bilinen 'F o n t a m a r a' romanında, hükümet temsilcisinin köy meydanında köylüleri sorguya çekmesine ilişkin anlamlı bir bölüm vardır.

Sorgulama, köylülerin siyasal eğilimlerini saptamak amacıyla yapılmaktadır. Hükümet temsilcisinin sorusu 'kim yaşasın?'dır. Köylülerden biri 'Yaşasın Meryemana!' yanıtını verir; hükümet temsilcisi, kâtibine 'Yaz, gerici!' der. Bir başka köylü, 'Yaşasın Kraliçe Margherita!' der, hükümet temsilcisinin vardığı sonuç ise, 'Yaz, Meşrutiyetten yana!'dır. Bir başkası, 'Yaşasın herkes' yanıtını verince 'Yaz, Liberal!' diye yaftalanır. 'Yaşasın yoksullar!' diyense, 'Sosyalist' olarak kayda geçer ve bu soruşturma böylece devam eder.

Bu bölüm, bana hep Orhan Veli'nin 'açlıktan bahsediyorsun/Demek ki sen komünistsin!' dizelerini hatırlatmıştır. Yaftalanmak, kimliğimiz konusunda ötekinin karar vermesi demektir. Bu öteki, iktidar'dır. 'F o n t a m a r a'daki sorgulamada kimliğe ilişkin karar veren siyasal iktidarsa, Orhan Veli'nin şiirinde, Foucault'nun her yerde olduğunu söylediği 'mikro iktidarlar'dan biri... Dolayısıyla 'yaftalanma', benim kimliğimin ne olduğuna ilişkin kararın bir Öteki, yani, bir İktidar ya da mikro iktidar (örneğin, 'mahalle baskısı' da bir mikro iktidar semptomudur) tarafından verilmesi anlamında açık ya da örtük bir Faşizmi işaretler. Açık Faşizm, F o n t a m a r a'da olduğu gibi, devlet faşizmidir; örtük faşizm ise, Orhan Veli örneğinde olduğu gibi, 'mahalle baskısı' türünden kamusal faşizm...

Türkiye'de, uzun bir süreden beri kamusal alanda örtük bir faşizm egemendir: Sol-ulusalcı mikro iktidar faşizmi! F o n t a m a r a'daki faşist sorgucular gibi, birileri, insanları 'liboş', 'dönek' vb. diye yaftalamakta; bu yaftaları sürekli kullanarak yaygınlaştırılmakta, dahası bunlar, Türkiye'de açık faşist bir edebiyatın kanonik terimleri olarak adeta resmîleştirilmektedir. Pek iyi de, bu faşizmin kökenini nerede aramak gerekir?

TEORİSİ OLMAYAN 'PRATİK' MODEL!

Öncelikle şunu belirtmem gerekiyor: Faşizmin, Sol-Ulusalcı model biçiminde ortaya çıkışı, Kemalizm ile Marksizm arasında bir sentezin mümkün olduğu konusundaki bir peşin hükümden kaynaklanır. Mümtaz Soysal bunu, en açık ve en veciz bir ifadeyle şöyle dilegetirmiştir: 'Kemalist devrimciliği Marksist düşünceye dayalı kalkınma yöntemleriyle bütünleştirip sağlam bir ulusal modele varılabilir.' Mümtaz Soysal'ın 'Cumhuriyet' gazetesindeki bir yazısından ('5 Ağustos 2004) bir alıntı!

Mümtaz Soysal'ın, Kemalist devrimciliği Marksist düşünceyle bütünleştirip bir 'ulusal model'e varma konusundaki düşüncesinin kökeni, Kemalist Devrim'in bir ideoloji'si olmadığına ilişkin tespitlere dayanır. Bu tespiti ilk defa yapma ayrıcalığı da 'Kadro'culara aittir. 1932 yılında yayımlanmaya başlanan 'Kadro'nun amacı, 'cemiyetin ve inkılabların ideolojisini yapmak'tır. 'Kadro'nun inşa etmek istediği bu 'ideoloji', son kertede, Soysal'ın önerdiği formülasyonla, yani, 'Kemalist devrimciliği Marksist düşünceye dayalı' yöntemlerle bütünleştirip bir 'ulusal model'e varmaktan öte bir şey değildi. Prof. Dr. Naci Bostancı'nın, 'Kadrocular' üzerine yaptığı o değerli çalışmada belirttiği gibi, 'Kadrocuların Devlet yorumu, Marksist yorumla birçok noktada paralellik gösterir.' Çok ama çok önemli, canalıcı bir nokta: 'Kadrocular'ın Demokrasi konusundaki görüşleriyle, Nasyonal Sosyalizm (evet! Nasyonal Sosyalizm!) arasında da paralellikler kurulabildiğini, yine Prof. Bostancı'dan öğreniyoruz.

Burada 'Devlet' konusuna vurgu yapılması, boşuna değil! Zira, Kemalist Devrim'in 'Devletçi' özelliğini öneçıkaran 'Kadrocular'a, derginin 22. sayısına 'Fırkamızın Devletçilik Vasfı' yazısıyla, bizzat Başvekil İsmet Paşa'nın destek verdiğini biliyoruz. 'Kadro', Devletçiliğin Türk tarihi açısından bir geleneği olduğunu da önesürüyor ve 'Kadro'nun ideologu Şevket Süreyya Aydemir'in deyişiyle, Devletçiliğin, geçmişteki 'ordulaşmış bütün tarihi rejiminin bir devamı olacağını' bildiriyordu. Naci Bostancı'nın özetlemesiyle Aydemir, dikkat edilsin, şunları söylemekteydi: 'Türk milleti bütün tarihi boyunca hatta daha önceki esatirî (mitolojik H.Y.) devirlerde bile ordu-millet şeklinde yaşamıştı. En büyük eserlerini bu yapıda ortaya koymuştu. 'Millî hayat tarzı olan' bu şeklin dışına çıktığında ise sürekli dağılmış, kargaşa dönemlerinin içine girmiştir.'

'Kadro'nun elitist (seçkinci) bir entelektüel tavır olarak, Devletçiliği, Ordu ile bütünleştirmesi, Türkiye'de daha sonraki yıllarda bu istikametteki ideolojik arayışların da çıkış noktası olduğunu unutmamak gerekir. Bizzat Mümtaz Soysal'ın 'beyin takımı' içinde yer aldığı 'Yön' hareketi de, aslında, Kemalist Devrim'e, 'Kadro'nun gerçekleştiremediği, 'Marksist düşünceye dayalı' ideolojik bir temel hazırlama girişiminden öte bir şey değildir.

Dahası, 1960 yılının son aylarında bir bildiri ile kamuoyu önüne çıkan 'Yön' dergisi, 'Kadro'nun bir devamıdır. Korkut Boratav, 'Türkiye'de Devletçilik'te Yön'ü 'Yeni Kadrocu' bir küçük burjuva radikalizmi olarak yorumlar. Haldun Gülalp, 'Yön' hareketinin öncüsü Doğan Avcıoğlu'nun çalışmalarıyla 'Kadrocu tezlerin 1960'larda yeniden canlandırılmasın'dan sözeder. 'Yön Hareketi' üzerine yaptığı o değerli çalışmada Hikmet Özdemir, ('Birkaç Söz' başlıklı yazısıyla, bu çalışmayı takdim eden, bizzat Mümtaz Soysal'dır), 'Kadro'cularla 'Yön'cüler arasında farklar olduğunu, 'birincilerin (Kadro'cuların H.Y.) Marksizm'i, geliştirmek istedikleri Kemalizm için; ikincilerin de (Yön'cülerin H.Y.), Kemalizm'i, yorumlamak istedikleri Marksizm için kullan[dıklarını] öne sürer. Aziz Nesin de bu istikamette görüşler önesürmüş ve 'Sol Kemalistlerin Marksist olmadıkları kanısına katılm[adığını]' yazmıştır.

Doğrusu, iki hareket arasında Özdemir ya da Nesin'in öngördüğü türden farklılıklar olduğu kanısında değilim. Görüldüğü gibi, Türkiye'de Kemalizm'i, Marksizm'le bağdaştırma konusundaki çabalar yeni değil. Aradaki farklar ne olursa olsun, ne 'Kadro'nun ne de 'Yön'ün, bu istikametteki girişimlerimden teorik bir sonuç alınamadığı ortadadır. Ama pardon, bir sonuç var elbet: Teoride gerçekleştirilemeyen bu 'sol-ulusal model', pratikte bir siyaset aracı olarak darbecilik ve faşizm biçiminde karşımıza çıkıyor. Öyleyse, Mümtaz Soysal, ne diye, Kemalist Devrimi Marksist düşünceye dayalı kalkınma yöntemleriyle bütünleştirip bir 'ulusal model' inşasından sözediyor?

Sakın bu 'ulusal model', Şevket Süreyya'nın sözünü ettiği 'millî hayat tarzı' olmasın?

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=948891&title=yorum-hilmi-yavuz-solulusalci-fasizmin-tarihsel-kokenleri-uzerine-bir-deneme

Altı Çizili Satırlar Sitesi

Mavi Çadır