3 Eylül 2009 Perşembe

Put Your Lights On





<a href="http://www.linkedtube.com/ZO0J2q6FxT804dee21b141efc201bb8c12222da64bd.htm">LinkedTube</a>

25 Temmuz 2009 Cumartesi

Yasaklanan Şarkı

Dr. Nâzım, İzmir suikastına karıştığı iddiasıyla İstiklâl Mahkemesi tarafından idama mahkum edildikten sonra, mutad olduğu üzere, son arzusu sorulur.

Ünlü ittihatçı der ki: “Gidin paşa’ya söyleyin, ‘bu ruzigâr–i bî–mededin inkilâbı var.’

Yani "Medetsiz bırakan bu devrin (yahut rüzgârın) de tersine döneceği var..."

Bu, söz konusu uşşak şarkının dördüncü mısraıdır. Dr. Nâzım’la ilgili idam kararı, Atatürk’e Marmara Köşkü’nde imzalatılır, bir balo sırasında. Refik Koraltan’ın Yavaşca’ya anlattığına göre, rengi sararan Atatürk kalemi elinden atar. İsmet Paşa’nın“paşam zaaf göstermeyin!” ihtarı üzerine kararı istemeyerek imzalarken Dr. Nâzım’ın son arzusunun ne olduğunu sorar. Söylediklerini aynen naklederler. Bunun üzerine, üzüntülü bir sesle “kaldırın bu şarkıyı!” deyiverir ve şarkı repertuvardan çıkarılıp yasaklanır.

Uşşak şarkının güftesi:

Bu imtidâd-ı cevre kim bahtın şitâbı var
Mihnet-medâr olan feleğe intisâbı var
Eyler nesîm-i subhu bize gird-bâd-ı gam
Bu rûzgâr-ı bî-mededin inkılâbı var


Bu zulmün uzamasına karşı bahtın sabırsızlığı var.
Cefa çektiren feleğe karşı durması var.
Sabah meltemi bizi gam rüzgârına sevk eder.
Medetsiz bırakan bu devrin de tersine dönmesi var.


Buradan da dinleyebilirsiniz:



http://www.youtube.com/watch?v=it_EW7WRKbQ

22 Temmuz 2009 Çarşamba

Cemil Meriç kime oy vereceğini eşine sorardı

Cemil Meriç kime oy vereceğini eşine sorardı Ünlü sosyolog - yazar Ümit Meriç’le Çengelköy’deki evinde buluştuk. Türkiye’nin başörtülü iki profesöründen biri olan Ümit Meriç kediler, Mardin, babası Cemil Meriç, yüzme, mahalle baskısı, haşema ve sinema hakkında çarpıcı ve derinlikli açıklamalarda bulundu

Geçenlerde 30 kişilik bir entelektüel grupla Mardin’de ‘Mardin Geleceğini Konuşuyor’ adlı toplantıya katıldınız...

Bilge Köyü’ndeki o meşum katliamın olduğu eve de gittik. Sosyolog Nilüfer Narlı’ya ‘Burası ilmin tıkandığı yer’ dedim. 44 kişinin çoluk çocuk, namazda öldürülmesini, bildiğim hiçbir kavram açıklamaya yetmiyor. O ‘Belki artık sosyolojide kuantuma başvurmak gerekecek’ dedi. Yani en ufak etkilerin en büyük sonuçları doğurabileceğini düşünmemiz gerekecek.

(Biri siyah, diğeri gri iki yavru kedi etrafımızda) Kedileri seviyorsunuz?

Çoook. Siyah olanı Hurma, gri ise Handan. Anneleri, Kadife, bir sokak kedisi; babaları da, Jojo, British Scottish! Her zaman kedilerim olmuştur. Ataköy’de 9’uncu katta oturduğum için kedi besleyemedim, hayvanlara ayıp olur diye. Kadınlara tavsiyem, evde depresif bir vaziyette oturacaklarına kedi alsınlar. Hurma Türkmenistan’a gidecek, orada siyah kedi yokmuş. Türünü temsil edecek. (Gülüyor.) Evvela, hilkatin bir şaheseri olan insana ve tabii hayvanlara ve bitkilere hayranım.

NEFERLER DEĞİL KURMAYLAR

Babanız Cemil Meriç, Türkiye’nin en önemli düşünürlerinden biri. Onun sizce en önemli özelliği neydi?

Cemil Meriç, yerel bir düşünürdür fakat ufukları bütün dünyanın kültürünü tarar. Ülkemize Hint Edebiyatı’nı getirmiştir. Saint Simon’u kaleme almıştır. Türkiye’ye Marx’tan başka önemli sosyalist düşünürler olduğunu anlatmıştır. Saint Simon’cular, bugünün dünyasını şekillendiren insanlardır. Panama Kanalı, Süveyş Kanalı’nın açılması, dünyanın demir ağlarla örülmesi onların öncülüğünde gerçekleşmiştir.

Vefatından önce, yazmayı düşündüğü fakat yazamadığı kitaplar var mıydı?

‘Eserlerimin kültür ciltleri tamamlandı, sıra irfan ciltlerinde’ dedi ve 70’inde öldü.

Cemil Meriç’in kitaplarının yeni baskıları ne zaman tamamlanacak?

Kültürden İrfana çıkmak üzere, çevirileri de İletişim Yayınları arasında çıkacak.

Babanız hakkında kitap yazdınız, çok şey de anlattınız fakat onunla ilgili özel bir sahne var mı zihninizde?

Babamın kütüphanesinde 11 bin cilt kitap vardı. Bunların yarısı ağabeyime, yarısı bana kaldı. Şimdi benim de 10 bin cilt kitabım var. Babam gözlerini kaybettiğinde, geceleyin kalkıp kitaplara dokunarak ağlıyordu, bir daha okuyamayacağı için...

Yaşasaydı, sizce bugün ne yapardı?

Babam, anneme hangi partiye oy vereceğini sorardı, o hangi partiye oy verirse babam da o partiye oy verirdi. Erbakan’a epeyce oy vermiştir. (Gülüyor) Bugün yaşasaydı AK Parti’ye oy vereceğine eminim. Çünkü hakkında yapılan en güzel konuşmalardan birini geçen yıl kıymetli Başbakanımız Tayyip Erdoğan yaptı.

Cemil Meriç’in yeterince okunmadığı söyleniyor. Sizce de öyle mi?

Kesinlikle hayır. Cemil Meriç, neferleri değil, kurmayları yetiştirir. Hayattayken onu takip edenler, bugünün kurmayları konumundadır. Cumhurbaşkanımız, başbakanımız, dışişleri bakanımız, kültür bakanımız... Hepsi Cemil Meriç’i okumuştur. Babamın eserleri gayet iyi okunmuştur ve mesajı da gayet iyi anlaşılmıştır.

Hakkında yazılan kitapları nasıl buluyorsunuz?

Özellikle Dücane (Cündioğlu) Bey’in kitaplarının onun doğru anlaşılmasına büyük bir katkı sağladığı fikrindeyim. Onun yazdığı üç kitabın, babamın eserlerinin bir devamı niteliği taşıdığını düşünüyorum. Cemil Meriç hakkındaki diğer kitapların da gayet ilgiye değer olduğu muhakkak.

İLİMPEREST DÖNEMİ GEÇTİM

Dücane Beyin Cemil Meriç Belgeseli hakkında ne düşünüyorsunuz?

Babamı yaşarken tanımış 70 kişiyle birebir görüşülerek, tanıklıklarla hazırlanmış bir belgeseldir. Hilmi Yavuz hiç beğenmemiş. Fakat çoğunlukla beğenildi. Belgeselin amacına ulaştığı fikrindeyim.

Dünden Yarına Sosyoloji ile Sosyolojik Düşünce Atlası adlı iki kitap yazacaktınız.

Dünden Yarına Sosyoloji’de yazmaya niyetlendiğim düşünceleri, İçimdeki Cennete Yolculuk kitabımda kısmen yazdım. Dolayısıyla onun yazılmama ihtimali, yazılma ihtimalinden daha yüksek. Fakat Konfüçyüs’ten başlayıp günümüze kadar gelen bir sosyoloji atlası hazırlamayı düşünüyorum. Bütün kıtaları ve bütün zamanları kucaklamaya yönelen iddialı bir çalışma. Global dünyaya sosyolojik düşünceyle ilgili bir fikir verecek. Türkiye’nin de böyle bir kitapla mücehhez olmasını istiyorum. Fakat bu benim yaşama sebebim değil.

Nedir peki, yaşama sebebiniz?

İlimperest olduğum bir dönem yaşamıştım. Onu terk ettim.

Başka projeleriniz var mı?

Seyahatnamelerde İstanbul adlı bir kitap hazırlıyorum. İstanbul’a Doğu Roma zamanında gelmiş ilk seyyahtan, 20’inci yüzyıl yazarı Juan Goytisolo’ya kadar birçok seyyahtan alıntılar yer alıyor. İstanbullulara nasıl bir şehirde yaşadıklarını duyumsatmak istiyorum. Ayrıca, İstanbul’la ilgili yazılarımı bir kitap haline getireceğim. Asırların Harman Yeri Anadolu adlı bir kitap çalışmam daha var. Bir de Hayatımdan Hayvan Hikayeleri diye, hayvanlarla ilgili bir kitap yazacağım.

Kuantum tasavvufun çömezi

Tasavvufun son dönemde popülerleşmesini nasıl yorumluyorsunuz?

Kuantum da popülerleşiyor... Tasavvuf ayağa düşürülecek bir konu değil fakat ben yine de beşeriyetin idrakinde bir açılım olması itibariyle yararlı buluyorum. Bence tasavvuf, her şeyin birbiriyle bağlı olduğu hakikatini gösterir. Hiçbir şey tesadüf değildir. Bizim idrakimizi aşan bir irtibatlar dünyasında yaşıyoruz. Bu da ‘mana’nın her şeye raptedilmiş olduğu hakikatini işaret eder.

Kuantum fiziği felsefesi ile tasavvuf arasında bir benzerlik var mı sizce?

Kuantum benim için tasavvufun çömezidir. Bizim irfan ve hikmet geleneğimiz ordinaryüs profesörse, kuantum ortaokulu bitirmiş bir çocuk konumundadır. Kuantumun geleceği de tasavvuftur. Batı dünyası tasavvufu bilmediği için yeni bir şey keşfettiklerini sanıyorlar. Rahman ve Rahim olan bir Rabbin kulları olduğumuz için şefkate çok önem veriyorum. Şefkatin tayin edici bir etkisi olduğunu düşünüyorum.

62 yaşındayım, Boğaz’ı yüzerek geçeceğim


Mahalle baskısı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Mahalle baskısı kavramını ortaya atan Şerif (Mardin) Bey bile bunun yanlış yorumları yol açtığını söyledi. Bu kadar büyütülecek bir kavram ya da olay değil. Sadece mahalle baskısı yok. Evvela kendi kendimize uyguladığımız bir baskı, otosansür var. Bence mahalle baskısından ziyade ilçe baskısı var. Çünkü İstanbul’un birçok ilçesi ayrı ülkeler gibi. Ben başörtümle Caddebostan’da yürürken, karşıdan yaklaşan bir bayan tarafından göz hapsine alınıyorum ve geçip gidene kadar o göz hapsinden kurtulamıyorum. Sahil baskısı da var. Sahilde insanlar gözleriyle beni eleştiriyorlar. (Gülümsüyor)

Oturduğunuz sitenin havuzunu kullanıyor musunuz?

Evet. Ben bu siteye geldiğimde haşemayla havuza giren kimse yoktu. Dedim ki ‘Ben hacıyım ama aynı zamanda sportmenim de. Dolayısıyla havuza haşemayla gireceğim.’ Buraya yeni taşınan bir başörtülü bayan benim haşema giymeme çok sevindi. Çünkü daha önce oturduğu sitede haşemalıların havuza girmesi yasakmış.

Haşema rahat mı peki?

Çok rahat. Tavsiye ederim. Gerçek bir mayo. Su zaten üstünden akıp gidiyor.

İyi bir yüzücü müsünüz?

Elbette. 19 Temmuz’daki Boğaz’ı geçme yarışına katılmaya niyetindeydim. Başvuru tarihini kaçırmışım. Önümüzdeki sene inşallah Asya’dan Avrupa’ya yüzerek geçeceğim.

Başörtülü olmanın temel anlamı nedir?

Başörtülü olmak bir iddiadır, imanın taçlanmasıdır. Başörtülülerin, bu iddiayı canlı tutması lazım. Başkalarına karşı değil, kendilerine karşı. Ben imanın başkalarıyla bir hesaplaşma konusu haline gelmesine karşıyım.

Sizden başka Türkiye’de bir başörtülü profesör daha var: Lütfiye Müslümanoğlu. Kendisiyle tanışıyor musunuz?

Evet. Lütfiye Hanım tıp doktoru. O da istifa etmişti. Okyanus diye bir spor merkezinde kendisiyle karşılaşıyoruz; o da yüzüyor.

Vay canına!..

Televizyon, otomobil ve bilgisayar, vücudumuzu kullanmaktan uzaklaştırdı bizi. Boğaz’ı yüzerek geçtiğimde, 63 yaşında, torunlarıma örnek olacağım. Bir de Hz. Peygamber’in tavsiyesidir yüzme.

Kaynak: http://www.stargazete.com/roportaj/yazar/murat-mentes/cemil-meric-kime-oy-verecegini-esine-sorardi-haber-200342.htm

Türkiye’nin gerçek burjuva sınıfı biziz!

Türkiye’de çevrenin merkeze yürüdüğü tespitleri artık eskidi, mevcut durumu anlatmakta yetersiz kalıyor. Çevre artık merkezde, statü, güç ve para sahibi, giderek daha mobilize, haliyle daha çok görünüyor, hatta ‘göze batıyor’. ‘Milenyum’da yaygınlaşıp derinleşen değişimin ilk virajı 90’larda alınmıştı. 9 yıl önce kurulan MÜSİAD, Anadolu’daki küçük ve orta ölçekli sanayiyi çatısı altında toplayarak dünyaya açtı, ‘Anadolu Kaplanları’yla birlikte nur topu gibi bir de ‘burjuva sınıfı’mız oldu. Eleştirileri haklı çıkaran mide bulandırıcı durumlar olmakla birlikte, yekpare bir bütün olarak algılanıp gösteriş merakıyla, rüküşlükle, dinin kibirlenme uyarısına kulak tıkamakla itham edildiler. Kim bunlar, nereden geldiler soruları zamanla yerini ne yer ne içerler, ne giyer nereye giderler merakına bıraktı. Bu ilgi ve didiklemenin ardında üstenci bir bakış, bir hor görü ve burun kıvırma yok demek imkánsız. Artık yok sayılmıyorlar ama kabul gördükleri de söylenemez. Olup biteni, değişim sürecinin tetikleyicisi MÜSİAD’ın fikir babası, kurucu başkanı Erol Yarar ile konuştuk.

MÜSİAD’IN KURUCU BAŞKANI EROL YARAR:


Dosya:/dosya/icerik/090720-015427-p07k1.jpg‘Bunlar cephelerde nesillerini tüketmiş ailelerin çocukları’ diyen Yarar, iddialı konuşuyor: Koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derler ama artık asli unsur olması gerektiği yerde

Türkiye’de iyice açığa çıkan bir kavga var. Neyin kavgası sizce?

Türkiye’de sosyal siyasi bir değişim var. Bir ergenin yüzünde nasıl sivilceler çıkar, vücudunda değişiklikler olursa Türkiye de benzer bir dönem yaşıyor, akılla beden çatışıyor.

  • Beden ve akıldan kastınız ne?

    Fikriyatla statüko. Siyasi-iktisadi konumunu korumak isteyenler direniyor, değişim isteyenler güçlendikçe sesi gürleşiyor.

  • Değişim karşıtlarını anlayışla mı karşılıyorsunuz, şımarık mı buluyorsunuz?

    Bilmediği için korkanları anlıyor bildiği halde direnenleri küstah ve kibirli buluyorum. Ülke gerçeğini görmek istemiyorlar.

  • Tepkinin bu kadar rijitleşme nedeni, çevrenin artık merkezde olması mıdır? Başörtülü çaycıyı sorun etmeyip doktor olduğunda rahatsız olmak gibi.

    Çok ilgilidir. Bazıları Türkiye’deki inançları bir hayvanat bahçesine sokmak istediler. Orada en vahşi hayvan bile para kazandıran bir metadır, çeşitlilik iyidir. Ama şimdi Amazon’da yırtıcı hayvanlar arasında kalmış gibi hissediyorlar.

    KOYUNUN OLMADIĞI YERDE

  • Bu değişim beklenmeyen bir şey mi?

    Hiç beklemiyorlardı, hayvanat bahçesindeki kadar kontrol mekanizmaları vardı. Türkiye’de din hep kontrol altında tutuldu, bir nehrin barajla tutulup istendiği miktarda bırakılması gibi bir durum var.

  • Muhafazakárlık arttı deniyor ama?

    Bir ağacın kökü çok kuvvetliyse ne yaparsanız yapın bir yerden filiz verir.

  • 90’lar virajından sonra yeni bir burjuva sınıfı, yeni bir orta sınıf doğdu.

    Ben buna yeni değil asli diyorum. Diğerlerinin sundukları ve Türkiye’nin değeri diye tanıtmak istedikleri hiçbir değerin kültürün kökü, aslı bu toprakta değil.

  • Türkiye’de sermaye devlet eliyle oluşturuldu. Anadolu sermayesi ise Batı’daki gibi kendi doğal sürecinde gelişti; bu yüzden en azından kavramsal olarak Türkiye’nin gerçek burjuvazisi bu yeni sermayedarlardır diyebilir miyiz?

    Kesinlikle. Çünkü bunlar cephelerde nesillerini tüketmiş ailelerin çocukları. Ne zaman Yeniçeri teşkilatı kaldırıldı; Türkiye’nin askeri Türk milletinden temin edilmeye başlandı ticari hakimiyet azınlıklara geçti. 19. yüzyıl zaten savaşlar yüzyılıydı, Osmanlı 35 yıl fiilen savaştı. Arkasından Balkan ve Cihan savaşı, neslimiz Çanakkale’de bitti. Ticaret yapacak adam kalmadı. Yetimler önce mecburen çiftçi, nüfus artınca 50’lerde işçi oldular, 80’lerde Özal bunları biraz ticarete soktu. 90’ larda ise MÜSİAD bu nosyonu dünyaya açtı.

  • ‘Asli unsur’un yokluğunda mı devlet eliyle semirtildi Cumhuriyet burjuvası?

    Koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derler. Ama asli unsur artık olması gerektiği yerde. Devlet eliyle semirtilmediler, çalıştılar, yokluk çektiler. Öyle işadamları tanırım ki lastik ayakkabıyla gelmiş İstanbul’a, araba yıkamış...

  • Yine de nasıl bir beceri ki bu, her lastik ayakkabılı da işadamı olmuyor.

    Çalıştılar şükrettiler, azken verdiler, Allah da daha çok verdi çünkü daha cömert.

  • 1990’da MÜSİAD’ı kurarak Anadolu’daki potansiyeli harekete geçirdiniz.

    Potansiyel vardı ama işin şifrelerine sahip değillerdi, biz sahiptik, Allah lütfetti.

  • TÜSİAD’a girmek varken ne diye kurdunuz MÜSİAD’ı?

    Kapitalist sistemin dünya iktisadına, insanına getirdiği çarpık bir model var. Değişmesi lazım. Bizim kültürümüzde inancımızda da bunu değiştirecek dinamikler var. Bir fikriyatın ancak kurumsal yapıyla büyüyebileceği fikriyle kuruldu MÜSİAD.

  • Sinir uçlarının açık olduğu alanlarda bulundunuz. Nelere tanıklık ettiniz?

    Ben bu çevrenin içindeydim. Babam TÜSİAD’ın kurucusu, annem Robert Kolej’den Ecevit’lerin sınıf arkadaşıydı. Işık Lisesi mezunuyum ben de ama ailemde din ve dünyanın bir araya getirilebileceğini görmüştüm. Oysa toplumda iki taraf da birbirini tanımıyordu. Öyle ki MÜSİAD’ın ilk kongresini 5 yıldızlı bir otelde yaptık diye arkadaşlarımız ‘ne işimiz var burada’ diyorlardı! Asli olduklarını unutmuş, marjinalliği kabullenmişlerdi, Türkiye’nin zencileri gibi hissediyorlardı kendilerini. Ötekileri tanımadıkları için de çok fazla su-i zanda bulunuyorlardı.

  • Sizin duruma ‘uyanışınız’ nasıl oldu?

    Ben din nedeniyle husumet görmedim. O sonradan çıktı zaten, birileri pompaladı.

  • Ne zamana tekabül ediyor bu?

    Kurumlaşmadan sonra. Sizi ferdi gördüklerinde sorun olmuyor.

  • 90’larda nasıldı Anadolulu iş adamı?

    Çoğu yurt dışına gitmemiş. Avrupa’ya, Amerika’ya, Rusya’ya düşman. Bir lokma bir hırkaya inanan, helal olsun az olsun, oğlum okusun işin başına geçsin, kızım okumasa da olur, diyen bir yanlış anlayış. Bunu değiştirmek için aksiyonlar yaptım.

    ASIL DEVRİM MESCİTTE!

  • Yeni iş adamı ortaya çıktığında, ‘diğerleri’ nasıl bir tavır gösterdi?

    Direkt tavır değil tabi ama bana kızdılar. ‘Eski köye yeni adet getiriyorsun, ne gereği vardı, güzel güzel yiyor içiyor eğleniyorduk, bunlar da nerden çıktı’ vs. Çok şey dendiğini biliyorum ama İstanbul kültürü, vakarı ve ‘hak bildiğin yolda yalnız gideceksin’ prensibiyle sığ tartışmalara girmedik. Ainesi iştir kişinin.

  • Bu tepkilere rağmen sebat nedeniniz?

    Bu bir dini milli misyondu. Türkiye üç beş ailenin eline bırakılamayacak kadar önemli bir ekonomik potansiyele sahipti ve bunun tabana inmesi gerekiyordu. Ülkenin kültürüyle barışılması gerekiyordu, ülkeye ancak barışık insanlar önemli değerler getirebilirdi. Ben buna inandım.

  • Ama hala üstenci bir bakış, bir hor görü var. Hissettirilen duygu bu mu?

    Kadınlara daha çok hissettiriliyor, erkekler o kadar etkilenmiyor. Geçen gün büyük bir alış veriş merkezinde mescide girdim. Baktım ayakkabıların hepsi marka! Arkadaşların yanına döndüğümde ‘Türkiye’de devrim oluyor, haberiniz yok’ dedim. Nerede, dediler; mescitte, dedim!

  • Camiden ayakkabı çalanlar alışveriş merkezlerine yönelecek demek ki!

    Oo, süper ayakkabılar var.

    TÜSİAD gibi devletten nemalanmıyoruz

  • MÜSİAD, müstakil işadamları derneği. Ama o ‘m’ hep ‘Müslüman’ olarak okundu. Bu yanlış bir okuma mı yoksa hesabınız zaten bu muydu?

    Yanlış okudular, güzel yorumladılar.

  • Müstakilden kastınız ne?

    Hürriyet. Paranın esiri olmamak.

  • TÜİSAD’dan farkınız ne?

    Devletten nemalanmamak.

  • Alemin kralı TÜSİAD mı MÜSİAD mı,?

    Sayısal çoğunluk MÜSİAD’da, parasal çoğunluk TÜSİAD’da. Onlarda 40 yıllık sermaye birikimi var ama aradaki fark çok azaldı. TÜSİAD geçmiş MÜSİAD gelecek demek.

  • Her yükselişin bir düşüşü var. Yükselen sınıf bu döngünün neresinde?

    Yolun çok başında, adapte olmaya çalışıyor.

  • Para Müslümanı bozuyor mu?

    O bizim imtihanımız işte. Peygamberimiz diyor ki: ‘Benim ümmetimin afeti maldır’.

  • Paranın satın alamadığı ne var dünyada?

    Para makam iktidar çevre alabilir ama kültür satın alamaz. Hanzoysan hanzosundur.

  • İslami burjuvazi estetik değerleri oluşmamış olmakla eleştiriliyor?

    İngiliz aristokratlar gibi tavana kadar kütüphane yaptırıp hiç kitap okumayan da var ama olumlu örnek de çok. Artık seyahat biçimi değişti. Batıya batıyı görmeye gidiyorlar artık.

  • Batıda burjuva sınıfı, aristokratlarca dışlandıkça sanatçılara sponsor olarak kabul imkanı yarattı kendine. Koç’lar Sabancı’lar da burjuva olmanın Batı’daki bu görüngülerine önem veriyor. İslami kesimde de belli bir sermaye birikimi oldu, bunun vakti gelmedi mi?

    Kültürel değerlerine uygun olanlara, musiki konseri, hat sergisi.. sponsor oluyorlar aslında. Kendi kültürleri haricinde gördüklerine sponsorluk yapmıyorlar, beklemek de yanlış olur. Zaman alacak.

    Ahmet Hakan kendine baksın

  • Mehmet Şevket Eygi’nin eleştirileri mi çok üzüyor, Ahmet Hakan’ınkiler mi?

    Eygi içerden eleştiriyor, o yüzden tutarlı. Ahmet ise o kimlikten değilim ama onları tanırım ha, diye yaptığı için pek sevilmiyor. Bazı yazılarına katılsam da, Nişantaşı’nda cafede oturup entel görünmeye çalışıyor, atıp tutuyor. Bunları yazdırtmak fikriyatı amacı açısından Hürriyet’in bir başarısı. Ahmet açısından ne demektir, buna da kendisi baksın.

  • Cem Karaca’nın şarkısı: ‘İşçisin sen işçi kal’. Herkes olduğu gibi mi kalmalı?

    İnsanların geldikleri yere değil, geldikleri yeri reddedip reddetmediklerine bakarım.

  • Müslüman erkekler türbanlılarla evlenmiyor tartışması var malum. Herkes kendi kümesinden biriyle mi evlenmeli sizce?

    Bu sevgi işidir, mekanik değil. Bir erkek çevre faktörüyle başörtülü bir kızı almalıyım diyorsa kınarım. Bir erkek bilinçli olarak tam tersini yaparsa da kınarım.

  • Abdurrahman Dilipak konuyla ilgili sorulan soruya cevaben ‘bu bir Hindu’nun inek eti yemesi gibidir’ dedi!

    Abdurrahman’dır söyler, normal. Biri böyle söylemiş deseydiniz de Abdurrahman Dilipak’tır derdim.

    Yiğit ondur dokuzu dondur

  • Para sizin için ne demek?

    1) Kimseye muhtaç olmamak 2) Aileme iyi bir hayat sağlamak 3) Çevreme, akrabalarıma fakirlere yetime sahip çıkmak.

  • Parasızlık çok mu mutsuz eder sizi?

    Sabrederim. Parasızlık da imtihandır.

  • Kaç çocuğunuz var?

    Beş. Şimdilik!

  • Nasıl bir insansınız?

    Analitik düşünürüm. Dinsel önceliğim çoktur. Mescitleri, evliya ziyaretlerini çok severim. Düzenli spor yaparım.

  • Dış görünüşle çok mu ilgilisiniz?

    Nasıl göründüğümle ilgiliyim. Yiğit ondur, dokuzu dondur sözüne inanırım.

  • Entelektüel misinizdir?

    Düşkünlük seviyesinde tarih sosyoloji okurum. Bir de çok Kuran okurum.

  • Siyasi görüşünüz ne?

    Ülkenin kültürüne İslami kimliğe ö-nem verenlerin siyasette başarılı olmasına çalışırım. Türkiye’nin geleceği burada.

    Bir lokma bir hırkaya inanmam

  • Müslüman erkekler 28 Şubat’tan sonra giyim kuşamlarını, gittikleri mekánları değiştirdi, sakalı bıyığı kesti...

    Ben şekil olsun diye değil sünnet olduğu için bıraktığımdan kesmedim. Her dönüşümün güzellikleri, çirkinlikleri var tabi. Nesiller alması gereken değişim bir nesilde yaşanınca tuhaflıklar oluyor. Farklı değilim, sizin gibi giyiniyorum, beni de kale alın gibisinden, markayı gösterme arzusu var, absürd ama temiz şekilde, maddi imkanları değiştiği için yapan da var.

  • Her üretim-tüketim ilişkisi kendi toplumunu, insanını yaratır. Yaşanan süreç de bir insan tipi çıkardı ama bunlar aynı zamanda kanaat et, infak et, kibirlenme, gösteriş yapma diyen bir dinin mensubu olduğunu ilan ettikleri için de oksimoron bir durum çıkmadı mı ortaya?

    Bazı aşırılıkları gözlüyorum ama bir lokma bir hırka felsefesine de inanmam. Bu bize yutturulmuş bir zokadır! Allah verdiği nimetleri kullarının üzerinde görmek ister. Osmanlı padişahının giyimi Karacaoğlan gibi değil. Ölçü minumum giyinmekse İmamı Azam’ın giyimini nasıl izah edeceğiz? Evi Bağdat’ın en güzel eviydi. Zekatımı veriyorsam İslam’da kimse niye böyle yapıyorsun deme hakkına sahip olmuyor. Malının tümünü infak etmeyi Allah’ın Resulü de izin vermiyor. Zannediyoruz ki adam zenginleştiği halde fakir hayatı yaşayacak. Öyle bir şey yok.

  • Ölçü ne olmalı?

    Bir insanın kibirli yürümemek kaydıyla zengin olduğu anlaşılmalı sokakta. Fakir anlasın da gelip derdini anlatsın diye. Mao gibi gri kıyafetlerin giyildiği bir düzene inanmıyoruz ki. Okuduğum ayet ve hadislerde herkesin harcamasının Allah’ın ona verdiği kadarıyla olduğunu biliyorum.

  • ‘Müslüman müslümandan sorumludur’: Ölçü kaçarsa iç denetim işler mi?

    Denetime de karşıyım. Hata varsa isim vermeden ortaya konuşarak ikaza inanırım. Herkes hesabını Allah’a verir.

  • Mahalle baskısı yok yani?

    Olamaz da. Alemlerin Rabbi bizi kendisini tanıyıp tanımama konusunda özgür bırakmış. Kim kime baskı yapacak, Allah’tan büyük güç mü var?


  • Kaynak: http://www.stargazete.com/roportaj/yazar/fadime-ozkan/turkiye-nin-gercek-burjuva-sinifi-biziz-haber-202247.htm

    16 Temmuz 2009 Perşembe

    Caf Caf Dergisinden

    13 Haziran 2009 Cumartesi

    Okumuşların Bağnazlığı

    “The illiterate of the 21st century will not be those who cannot read and write, but those who cannot learn, unlearn, and relearn.” (21. yüzyılın cahilleri, okuyup yazamayanlar değil, öğrenemeyen, öğrendiklerini değiştiremeyen ve her şeyi baştan öğrenemeyenler olacaktır)...
    Alvin Toffler



    Kamuoyu araştırmalarına bakınca bu aralar içim biraz "cız" ediyor. Konusu ne olursa olsun, araştırmada sorulan soruların sonuçlarını değerlendirirken, eğitim düzeyi önemli kriterlerden biri olarak değerlendirmeye alınır. Yani kişilerin verdikleri yanıtlar eğitim düzeylerine göre gruplanır ki, diğer faktörlerin yanında eğitim düzeyinin görüşleri nasıl etkilediğine dair bir fikir elde edilebilsin. Bu yaklaşım gayet bilimsel ve gereklidir de.

    Bazı konulardaki düşüncelerin katılımcıların eğitim düzeylerine göre dağılımı çoğu zaman ilginç bir tablo çıkarıyor ortaya. Sözgelimi, yakın zamandaki anketlerden birine göre, "Ergenekon örgütü"nün varlığına inanıp-inanmama parametresi eğitim düzeyi arttıkça düşüyormuş. Yani şu kazıldıkça bombaların çıktığı, binlerce sayfalık iddianamelerle ve delillerle insanların ciddi cürümlerle suçlandığı Türkiye tarihinin en büyük soruşturması, "eğitimliler" tarafından pek fazla kaale alınmıyormuş. Sonra, o meşhur "mahalle baskısı" araştırmaları var. Bu tip araştırmalarda ise genellikle eğitim düzeyi yüksek insanlar gittikçe artan oranlarda "tehlike" vehmine kapılmış gözüküyorlar. Örneğin, insanların dini inançlarını yansıtan kıyafetlerle her türlü yaşam alanında bulunmasını tehlike olarak addedenler, eğitimliler arasında enişe verici boyutlarda yüksek miktarlarda çıkıyor. Birilerinin başlarına örttüğü örtü, "sıradan insanlar" için çok da mühim bir ayrıntı değilken, eğitimli kesimin büyük bölümü bunu en büyük tehlike olarak görüyor. Yine eğitimli kesimin bir bölümünün değişmeyen virdlerinden birisi "rejim tehlikede!" cümlesi. Hemen her sorgulamada rejimin şu veya bu şekilde tehlikeli olduğunu ifade eden veriler çıkıyor karşımıza. Halkın yarısının oylarını alarak iktidarı elde etmiş bir parti için "tehlike" nitelemesi de yine genellikle eğitimli kesimden geliyor. Yani araziye bomba ve lav silahı saklayanlar değil, demokratik teamüller içinde haklarını isteyenler biraz daha tehlikeli görülüyor sanki, eğitimli kesimler tarafından...

    Acaba bunları eğitimli kesimlerin parametreleri daha iyi okumasına, daha geniş bir bakış açısıyla ileriyi daha sağlıklı olarak tahmine debildiğine yoramaz mıyız? Evet, ben de öyle olmasını çok isterdim; fakat gördüğüm ve bildiğim bazı örnekler, bu fikri ciddi olarak sorgulamamı gerektiriyor.
    Şimdi kamuoyu araştırmalarını bir kenara bırakıp, gerçek hayatta bizzat yaşadığım bir kaç örnek üzerinde durayım (bahsi geçen kişilerin isimleri bende saklıdır):

    Örnek 1. Tıp fakültesinde doçent olan bir arkadaşımla sağlık sisteminde yapılan değişiklikleri tartışıyoruz. Kendisi, hükümetin tüm yaptıklarını rezillik ve hainlik olarak sıralarken, ben -israrla konu hakkında yeterli bilgim olmadığını belirtmeyi ihmal etmeden- bildiğim kadarıyla bazı faydalı yönlerini anlatmaya gayet ediyorum. Konuşmamızın ilerleyen bölümlerinde arkadaşım israrında devam edince "kanıt" istiyorum ve az sonra acı gerçek ortaya çıkıyor: Arkadaşımın kendisi de aslında konu hakkında "sıfır" düzeyinde bilgiye sahip; kendisi yeni yasa ve yönetmeliklerden hiç haberdar olmadığını teslim ediyor ve sonucu şöyle bağlıyor: "Ben bu adamların memleket hayrına bir şey yapacaklarına inanmıyorum!".

    Örnek 2. Bir profesörle, tarihimizin tartışmalı isimlerinden bir tanesi üzerine konuşuyoruz. Üzerinde konuştuğumuz kişinin ciltlerce kitapları var ve konuştuğum profesör benim de kısmen okudumuş bulunduğum kitaplar hakkında, benim bildiklerime tamamen ters, oldukça suçlayıcı bazı değerlendirmeler sıralıyor. Çok uzun bir sohbetin bir yerinde sözkonusu kişinin eserlerinden hangisini okuduğunu sorduğumda gayet pişkin bir edayla bana verdiği yanıt "öyle boş işlerle harcayacak zamanım yok neyse ki; bir delinin hezeyanlarını araştırmaktan daha önemli işlerim var!" oluyor. Tabii konuyu değiştirmek en hayırlısı oluyor o andan sonra...

    Örnek 3. Yine bir üniversite hocası, verdiği bir tarih dersi sırasında, ders konusunun dışında olmasına rağmen "Türklerin aslında on bin yıldan fazla bir zamandır Anadolu'da olduğunu" söylüyor. Öğrencilerden bir tanesi söz isteyerek bunun kanıtının olup olmadığını; on bin yıllık tarihsel süreçten kalan bir yapıt-belge vs olup olmadığını soruyor. Hocamız, öğrenciyi yanıtlamak yerine öğrenciyi aşağılamayı ve bir daha ona ders sırasında söz vermemeyi seçiyor.

    Örnek 4. Ünlü bir akademisyen bir panelde "Nutuk dışında okunması gereken kitap yoktur" dediği için neredeyse yarım dakika boyunca, tamamı akademisyen olan konuklarca alkışlanıyor.

    Örnek 5. Bir başka akademisyen, yine bir panelde, Türkiye'de oy oranı ne olursa olsun, mevcut iktidarla "tüm silahları kullanarak" savaşmanın bir vatanseverlik gereği olduğunu söylediğinde yine dakikalarca alkış alıyor.

    Örnek 6. Son sınıf bir üniversite öğrencisi, bir törene davetli olarak çağrıldığı için salona giren zamanın meclis başkanını görünce "ay tiksiniyorum bu heriften" diyerek yanındaki arkadaşlarıyla duygularını paylaşıyor. Arkadaşlarından birisi "nooldu kızım, bir mevzu mu var aranızda?" dediğinde cevabı ilginç: "Ne mevzusu olacak be, insan mı bunlar?"

    Örnek 7. Sınav tarihi yakın olmasına rağmen güncel konulardan biri üzerine yazdığım bir yazı üzerine beni çalışma odamda ziyaret eden bir öğrencim, konuşmamızın sonlarına doğru aramızdaki 20 yıla yakın yaş farkına rağmen beni cahillik, bağnazlık ve tehlikeleri bilerek görmezden gelmek konusunda (önce kibarca, sonra alenen) suçlamaya başlıyor. Benim (hem yazımda hem de mezkur konuşmada) savunmaya gayret ettiğim şey ise, inançların ifade edilmesinin tehlike değil, çağdaş bir gereklilik olduğu. İşte bu nokta, öğrencimin gözünde beni insanlık suçu işleyen birisi konumuna getirebiliyor.

    Örnek 8. Bir üniversite hocası, sıradan bir sohbet sırasında, aynı yerde çalışan bir öğretim elemanının "liberal görüşlü" olduğunu belirtmesinin ardından, yanlarında bulunan diğer kişilerin de şahitliğinde şu soruyu hiç duraksamadan yöneltebiliyor: "Sen de mi o vatan hainlerindensin?"

    Örnek 9. Yine bir üniversite hocası, karşılıklı konuşmamız esnasında, ordu dediğimiz kurumun gerektiğinde darbe yapabilmesi gerektiğini savunuyor ve demokratik sisteme silahlı müdahaleyi, askerin "asli görevlerinden" birisi olarak uzun uzun savunabiliyor.

    Örnekleri sayfalarca çoğaltabilirim. Ama gerek yok. Olayın vehametini anlamak/tekrar hatırlamak isteyenler için bu kadarı sanırım yeterlidir. Dikkatinizi özellikle çekmek sitediğim husus, verdiğim örneklerin “hayattaki en hakiki yol gösterici bilimdir-fendir” deyişini benimsemiş görünen ve rasyonel (akılcı) değerlendirmeyi her şeyden üstün tutuyormuş izlenimi veren insan gruplarına ait oluşudur.

    Malumu bir kez daha ilan edelim: Eğitim sistemimiz sadece ezberletiyor ve yıllardır bir takım hazır, değişmez addedilen doğruları belletiyor. Bu eğitim sürecinde yukarılara çıktıkça, maruz kalınan beyin yıkamanın dozu da artıyor elbette. Toplumumuzda aile eğitimi de önemli oranda yaralı olduğu için, eğitim sürecindeki gençlerin bu eğitim-örnek ikilemi karşısında orijinal ve çağdaş düşünceyi önceleyebilmeleri, akılcı kalabilmeleri çoğu zaman mümkün olmuyor. Ve sonuçta maalesef en şiddetli bağnazlık örnekleri, "eğitimli kesim" dediğimiz kesimde ortaya çıkıyor. Kürşat Bümin'in ifadeleriyle, “bu ülkede kendine solcu diyenlerin ve eğitimlilerin çok büyük bir kesimi antidemokratik düşünceli ve darbe yanlısı; sadece bunu doğrudan söyleyebilme cesaretini bulabilenler azınlıkta”.

    Bu haliyle, eğitimde verilen bilgilerin buralarda sürekli kınanan totaliter molla rejimlerindeki, yahut köktenci akımların benimsediği eğitim yönteminden temelde bir farkı yok. Totaliter rejimler insanların kıyafetlerine, kafalarının içine, ilgilerine, beğenilerine, dünyaya bakışlarına, farklı olan her şeylerine karışırlar. Maalesef Türkiye'de akademisyenlerin büyük çoğunluğu çok sert ve totaliter bir zihin yapısına sahip. Bunda, liyakatten ziyade taraftarlığa bağlı olarak dönem dönem ulufe misali dağıtılan akademik kadro ve pozisyonların etkisi elbette çok büyük... Kaçınılmaz bir şekilde bu kişiler, kendilerine lütfedilen pozisyonları sayesinde, kendilerine bu nimeti bahşeden zihniyetin fanatikleri haline dönüşüyorlar. Öğrencilerin bir kısmı da bu kısır döngüyü örnek alarak benimseyebiliyorlar. Tarihin belli bir noktasına takılıp kalan, fakat ne o noktayı; ne de o "takılmışlık"tan ötürü bu günü bir türlü doğru-dürüst okuyamayan; buna mukabil ellerindeki –aslında sadece- yerel etki gücü yüksek boş sloganlar ve “titr”ler ile kendilerini dinletip örnek olmaya devam eden garip insanların -kimileri için- geçer akçe olduğu bir yer burası. Toplumsal şizofreni (kişilik bölünmesi) ise burada en bariz biçimde ortaya çıkıyor. Türkiye Cumhuriyeti halkının büyük çoğunluğu için bu totaliter zihniyetin muhtevası tamamen anlamsız ve yabancı. Bu ülkenin "sıradan" vatandaşları ve "sıradan" akademik insanları, bu tip bağnazlıklara takılmadan, her koşulda barış içinde yaşayıp gidebiliyorlar. Fakat bilgi sahibi olmadan de fikir sahibi olabilme "ruhsat"ını bizzat sistemden ve eğitimlerinden (şartlandırmalarından) elde edip, bunu sonuna kadar kullanan bazı "okumuşlarımız"ın taraf olduğu bu kavga, uzunca bir süre sükuta erecek gibi durmuyor.

    Farklı görüşlerde de olsalar, bu gün Türk milleti büyük oranda bu okumuş bağnazlar arasındaki tartışmaları izliyor, onlarla oyalanıyor, onlar sanki gerçekten düşünülmüş şeylermiş gibi üzerinde çene yoruyorlar. Genellikle "eğitimli" kesimimizdeki yaygın kanı, bilim dışı öğretilerin insanın hür düşüncesine baskı kurduğu yönündedir. Fakat bizzat bu düşünceyi sloganlaştıranların düşünce, düşünceyi ifade ve diğer temel hak ve özgürlükler sergileyebilecekleri tutuculuk, bazen tahayyül sınırlarının ötesine geçebiliyor.

    Yani birileri sırf ağızlarıyla "özgür düşünce" yahut “akıl” dediğinde, düşünce özgürleşmiyor, akıl başa gelmiyor; bunu artık birilerinin anlaması lazım.

    Sinan Canan
    (Haber Ajanda Dergisi Mart 2009 sayısında yayınlanmıştır)

    31 Mayıs 2009 Pazar

    Müslüman Saati

    (Ahmet Haşim)

    "İstanbul'u yenileştiren ve yerlilerini şaşırtan istilâların en gizlisi ve te'sirlisi, yabancı saatlerin hayatımıza girişi oldu. 

    "Saat"dan kasdımız, zamanı ölçen âlet değil, fakat bizzat zamandır. Eskiden kendimize göre yaşayışımız, düşünüşümüz, giyinişimiz ve kendimize göre dinden, ırktan ve an'aneden hayat alan bir zevkımız olduğu gibi, bu hayat üslûbuna göre de "saatlerimiz ve "gün"lerimiz vardı.

    Müslüman gününün başlangıcını, şafağın parıltıları ve sonunu akşamın ışıkları tayin ederdi.

    Madenden eski kapaklar altında saklı tutulan eski mâsum saatlerin yelkovanları, yorgun böcek ayakları tarzında, güneşin sema üzerindeki hareketiyle az çok ilgili bir hesaba uyarak, minenin rakamları üzerinde yürürler ve sahiplerini zamandan, aşağı yukarı bir doğrulukla haberdar ederlerdi. Zaman sonsuz bahçe ve saatler, orada açan, kâh sağa, kâh sola meyleden, güneşten rengârenk çiçeklerdi.

    Yabancı saat alışkanlığından evvel, bu iklimde, iki ucu gecelerin karanlığıyla simsiyah olan ve sırtı, vakitlerin kırmızı, sarı ve lâcivert ateşleriyle yol yol boyalı, büyük bir canavar hâlinde, bir gece yarısından diğer bir gece yarısına kadar uzanan yirmi dört saatlik "gün" tanınmazdı. Işıkta başlayıp ışıkta biten, oniki saatlik kısa, hafif, yaşanması kolay bir günümüz vardı.

    Müslümanın mes'ud olduğu günler, işte bu günlerdi. Şerefli günlerin vak'alarını bu saatlerle ölçtüler. Gerçi astronomi hesaplarına göre bu saat iptidaî ve hatâlı bir saatti. Fakat bu saat, hâtıraların kudsî saatiydi.

    Alafranga saatin âdetlerimiz ve işlerimizde kabûlü ve alaturka saatin geri safa düşüp camilere, türbelere ve muvakkıthanelere bırakılmış battal bir "eski saat" hâline gelişi, hayata bakış tarzımız üzerinde korkunç bir te'sire sâhip olmamış değildir.

    Giden saatler babalarımızın öldüğü, annelerimizin evlendiği, bizim doğduğumuz, kervanların hareket ettiği ve orduların düşman şehirlerine girdiği saatlerdi. Bunlar, hayatı etrafımızda serbest bırakan, geniş, kayıdsız dostlardır. Gelen yabancılar ise, hayatımızı bozup, onu meçhul bir düstûra göre yeniden tanzim ettiler. Ve ruhlarımız için çok tanınmaz bir hâle getirdiler.

    * * *

    Yeni "ölçü" bir zelzele gibi, zaman manzaralarını etrafımızda altüst ederek, eski "gün"ün bütün sedlerini harap etti ve geceyi gündüze katarak saadeti az, meşakkati çok, uzun, bulanık renkte bir yeni "gün" meydana getirdi.

    Bu, Müslümanın eski mes'ud günü değil, sarhoşları, evsizleri, hırsızları ve kâtilleri çok ve yeraltında mümkün olduğu kadar fazla çalıştırılacak köleleri sayısız olan büyük medeniyetlerin acı ve sonu gelmez günüydü. Unutulan eski saatler içinde eksikliği en çok hasretle hatırlanan saat, akşamın onikisidir. Artık "on iki" solgun yeşil sema altında, ilk yıldıza karşı müezzinin Müslümanlara hitap ettiği, sokakların lâcivert bir sisle kapandığı, ışıkların yandığı, sinilerin kurulduğu ve yarasaların mahzenlerinden çıkıp uçuştuğu o te'sirli ve titrek saat değildir. Akşam telâkkisinden koparak, kâh öğlenin sıcağında ve kâh gece yarılarının karanlığında mevcud olmayan bir zaman bildiren bu saat, şimdi hayatımızda renksiz ve şaşkın bir noktadır.
    Yeni saat, Müslüman akşamının hüzünlü ve şa'şaalı dakikasını dağıttığı gibi, yirmi dört saatlik yabancı "gün"ün getirdiği geçim şekli de bizi fecir âleminden uzak bıraktı. Başka memleketlerde fecri yalnız kırdan şehre sebze ve meyve getirenlerin ahmak gözleriyle, ızdırap çekenlerin şişkin kapaklar içinde bakan kırmızı ve perişan gözleri tanır. Bu zavallılar için fecrin pırıltıları, yeniden boyuna geçirilecek olan hayat ipinin kanlı ilmiğini aydınlatan bir ışıktır. Halbuki fecrin saati, Müslüman için, rü'yâsız bir uykunun sonu ve yıkanma, ibâdet, neş'e ve ümîdin başlangıcıdır.
    Müslüman yüzü, kuş sesleri ve çiçek kokuları gibi fecrin en güzel tecellîlerindendir. Kubbe ve minareleri o alaca saatta görmemiş olan gözler, taşa en İlâhî mânâyı veren o akılları hayrette bırakan mimarîyi anlamış değillerdir.

    Esmer camiler, fecirden itibaren semavî bir altın ve semavî bir çini ile kaplanır ve İslâm ustalarının tamamlanmamış eserleri o saatte tamamlanır. Bütün mâbedler içinde, güneşten ilk ışık alan camidir. Bakır oklu minareler, güneşi en evvel görmek için havalarda yükselir.
    Şimdi heyhat! Eski "saat"le beraber akşam da, fecir de bitti. Birçoklarımız için fecir artık gecedir. Ve bir çoklarımızı güneş, yeni ve acaip bir uykunun ateşlerinden, eller kilitli, ağız çarpılmış, bacaklar bozuk çarşaflara dolaşmış, kıvranırken buluyor.

    Artık geç uyanıyoruz. Çünkü hayatımıza sokulan yeni ve fena günün eşiğinde çömelmiş, kin, arzu, hırs ve hased sürülerinin bizi ateş saçan gözlerle beklediğini biliyoruz.

    Artık fecri yalnız kümeslerimizdeki dargın ve mağrur horozlara bıraktık. Şimdi Müslüman evindeki saat, başka bir âlemin vakitlerini gösterir gibi, bizim için gece olan saatleri gündüz, gündüz olan saatleri gece renginde gösteriyor. Çölde yolunu şaşıranlar gibi, biz şimdi zaman içinde kaybolmuş kimseleriz."

    15 Mayıs 2009 Cuma

    Mazhar Bağlı: ‘Katliamcı katillere söz mü verildi’

    Neşe Düzel - 11.05.2009

    “Beşir Atalay’ın içişleri bakanı olması, Gül’ün cumhurbaşkanı olmasından daha önemli. Başkası içişleri bakanı olsaydı Mardin olayı PKK’nın üstüne yıkılırdı.”
    “Bu iş çok planlı ve karanlık! Bu katliam, mülkiyet sorunuyla, koruculukla, töreyle açıklanamaz. Büyük ihtimalle, katillere işin örtbas edileceği vaadinde bulunuldu.”
    “Bir ağayla, bir savcı arasında ne fark var ki? Aşiret sisteminin de cumhuriyetinde insana bakışı aynıdır. Cumhuriyet ne üretti? O da kendine kullar üretmek istedi.”

    * * * 

    NEDEN: MAZHAR BAĞLI 
    Mardin’de bütün ülkeyi sarsan bir katliam yaşandı. Çoğu kadın ve çocuk olmak üzere kırk dört kişi öldürüldü. Bu yeni ‘terör’ biçimi herkesi sadece dehşete düşürmekle kalmadı, çok da şaşırttı. Çünkü bir örneği daha bugüne dek görülmemişti. Cinayet zanlıları olarak, maktullerin yakın akrabası olan korucular tutuklandı. Cinayet nedeni olarak da ‘aile içi husumet’, ‘rant kavgası’, ‘mülkiyet sorunu’, ‘kız meselesi’, ‘töre’ gibi nedenler sıralandı ama bu açıklamaların hiçbiri insanları tatmin etmedi. İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın da, daha katliam olur olmaz, bunun PKK’nın ‘işi’ olmadığını söylemesi herkesi doğrusu düşündürdü. Bu katliam neydi, niye böyle bir vahşet yaşanmıştı, bu cinayetler töreye, kan davasına, arazi kavgasına uygun muydu? Bütün bunları, kendisi de, bir dönem kan davası yaşamış Urfalı geniş bir aşiret ailesinin mensubu olan ve sosyolog olarak yıllardır bölgede töreden, namus cinayetlerine, siyasi eğilimlerden Batman intiharlarına kadar çeşitli konularda saha araştırmaları yapan, Dicle Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Mazhar Bağlı’yla konuştuk. 

    * * * 

    NEŞE DÜZEL: Mardin’de, eşine tarihimiz boyunca rastlanmamış bir katliam yaşandı. Bununla ilgili birçok yorum, açıklama yayınlandı ama hiçbiri insanları tatmin etmeye yetmedi. Siz, bir grup insanın, gidip bir gece bir köydeki kırk dört kişiyi öldürmesini nasıl açıklıyorsunuz? 

    MAZHAR BAĞLI: Sosyolojinin bittiği bir noktadayız. Sosyoloji bilimi, Mardin’deki katliamı açıklamaya yetmiyor. 

    Niye? 

    Sosyolojiyle bu katliamı anlayamayız. Çünkü klasik sosyoloji, toplumun belli parametrelerinin ve temel dinamiklerinin olduğunu, bu parametrelerden ve dinamiklerden hareketle bir toplumu okuyabileceğimizi varsayar. Ama Mardin’deki katliamda temel alabileceğimiz bir parametre yok. Ayrıca bir olguyu kıyaslamak ve anlamak için, aklımızda başka bir olgudan kalma bir referansın bulunması gerekiyor. Sonuçta sosyoloji, geçmiş toplumsal tecrübelerin ortaya çıkardığı bir yaklaşımdır. Bu katliamın ise geçmişte hiç örneği yok. Çok yeni bir olay bu. Toplum böyle bir şeyi daha önce hiç yaşamadığı için şoke oldu zaten. 

    Bu katliam için ‘kız alıp verme, toprak anlaşmazlığı, husumet’ gibi nedenler ileri sürüldü. Sizce böyle bir vahşet için bunlar yeterli açıklamalar mı? 

    Bunlar önemli unsurlar ama gene de bu katliamı açıklamak için yeterli değiller. Tabii ki mülkiyet, Doğu ve Güneydoğu’da çok önemli ve problemli bir mesele. Mesela olay olduktan sonra Urfa Tapu Kadastro Bölge Müdürlüğü’nden araştırdım. Katliamın yaşandığı Bilge köyü için, “Bizim, Mardin’de tapulaştırma işlemlerini yapmak isteyip de yapamadığımız dört köyden biri bu köy” dediler. Kan davası nedeniyle tapu dağıtamamışlar. 

    Devlet kan davası olan bir köye giremiyor mu? 

    Giremiyor. Girip orada iş yapamıyor. Oysa köylü için tapu çıkarmak çok önemli. Çünkü devlet sadece tapulu araziye ürün ve gelir desteği veriyor. Devletin verdiği bu sübvansiyon, köylünün o araziden sağladığı gelirden çok daha büyük bir para getiriyor. Ayrıca bölgede toprak mülkiyeti sınıfsal hiyerarşi yaratıyor. Toprak sahibi olanla olmayan arasında büyük bir sınıf farkı bulunuyor. Zaten kan davalarının altında da çoğu zaman mülkiyet sorunu, arazi ve tapu anlaşmazlıkları yatıyor. 

    Tapu Kadastro’yu kim sokmamış o köye? 

    Tapu Kadastro’nun bir yere gidip tapulaştırmayı yapabilmesi için, orada yerleşik olan üç kişinin bilirkişi olması ve ‘bu arazi şunundur, şu arazi bunundur’ demeleri gerekiyor. Bu köyde, ‘bu toprak göç eden köylülerin arazisidir’ diyecek üç kişiyi bulamıyorlar. Bulamayınca da bu köyün tapulaştırma işlemini yapamıyorlar. Bu katliama neden olarak gösterilen kız alıp verme meselesine gelince... 

    Evet... 

    Geçmişte toprak, kız alıp verme, töre ve namus gibi nedenler yüzünden yaşanan çatışmalarda kaç kişinin öldürüldüğünü biliyoruz. Mesela arazi anlaşmazlığında evin erkeği öldürülür. Ailenin en prestijli kişisi öldürülür ki, karşı taraf size karşı güç kaybetsin. Toprak meselesinde kadın, çocuk herkes öldürülmez. Hatta kan davalarında da şöyle bir gelenek vardır. Eğer kadınlar başörtülerini çıkarıp kavganın orta yerine bırakırlarsa, çatışma biter. Çünkü araya ‘kadın’ girmiş olur. Kısacası ne kız alıp vermede ne de arazi kavgalarında kadınlara dokunulur. 

    Kadına hangi anlaşmazlıkta dokunulur peki? 

    Sadece namus ihlalinde dokunulur. Çocuklara ise hiç dokunulmaz. 

    Bu olayın töre cinayeti olduğu da söylendi. Bir töre cinayetine benziyor mu bu? 

    Benzemiyor. Bakın... Bölgede kız alıp vermenin birkaç parametresi var. Bir kere, amca çocukları evlendirilir. Amcakızına evlenilmesi gereken biri olarak bakılır. Kürtlerde amcakızı klasik bir aşk figürüdür. Bütün türkülerde ve hikâyelerde geçer amcakızı. Bu konuda çok sayıda ağıt vardır. Kızı istemeye biri geldiğinde, kız babası erkek kardeşine “Eğer sen oğluna alacaksan onu sana vereyim. Almayacaksan bunlara vereyim” diye sorar. Mesela ben Urfalı bir aşiret ailesindenim. Benim annemle babam da amca çocuklarıdır. 

    Mardin katliamında öldürenler ve öldürülenler amca çocukları mı? 

    Evet. Amca, hala ve teyze çocukları bunlar... Ortada bir amca kızı hikâyesi bulunmakla birlikte bu katliam töre cinayetine benzemiyor. Çünkü amcakızı verilmedi diye cinayet işlemezsin. Bölgede bu kadar araştırma yaptım böyle bir olaya hiç rastlamadım. Amcakızı verilmediğinde aileler arasına soğukluk girer ve küserler. Çünkü amcakızının verilmemesi toplumsal bir nezaketsizliktir. Sadece bu nedenle bazen aşk cinayeti işlenir, o kadar. 

    Katillerin maskeleri olduğu da iddia edildi. Daha önce akraba kavgasında ya da töre cinayetinde ya da kan davasında maskeli saldırılara çok sık rastlanmış mı? 

    Hiç rastlanmaz. Biz bu konuda bir araştırmayı daha iki hafta önce bitirdik. Töre ve namus cinayeti işlemiş olan 200 kadar mahkûmla cezaevinde görüştük. Bu tür cinayetlerde kimlik, isim gizlenmez. Kan davası da, töre cinayetleri de topluma açıklanan cinayetlerdir. Çünkü adam zaten cinayet işlediğini topluma duyurmak istiyor. Çünkü bu cinayeti toplum baskısı yüzünden işliyor ve namusunu kazandığını topluma duyurmak için öldürüyor. Herkese açıklamak istediği bir şeyi niye gizli saklı yapsın? Cinayeti açıkça, herkesin içinde işliyor zaten. Mardin’deki katliam ise karanlıkta çok profesyonelce işlenmiş. Silahlı erkeklerin köyde bulunmadığı bir sırada katliam yapılmış. Arkada hiçbir delil bırakılmamış. Herkes öldürülmüş. Takip edemesinler diye arabaların lastiklerine bile kurşun sıkılmış. 

    Bu olayda öldürenler de öldürülenler de korucu değil mi? Bunca yıl savaştıktan sonra korucular da profesyonel askerler oldular. Onların profesyonelce cinayet işlemelerine sizce şaşırmalı mıyız?

    Bu olay, mülkiyet sorunuyla, töreyle, kız meselesiyle, kan davasıyla açıklanamaz. Katliamın hangi niyetle, amaçla yapıldığı karanlık! 

    Bu katliamın nedeni intikam diyorlar ama katillerin asıl intikam alacakları erkekler köy dışında. Niye erkeklere pusu kurmuyorlar da köydekileri vuruyorlar? 

    Köyün silahlı erkekleri o sırada karakolda toplantıdalar. Namazda olup da öldürülenler ise yaşlılar ve çocuklar. Bu olayın nedeni sadece intikam değil. Ben bu bölgenin insanıyım ve sosyolog olarak yıllardır sadece bu bölge üzerinde çalıştım, kan davalarından töre cinayetlerine kadar çeşitli araştırmalar yaptım, kadın üzerinden intikam alındığını ilk defa duyuyorum. Çatışma sırasında arada kadın da vurulabilir ama gidilip bizzat kadın öldürülmez. 

    Bu olay için rant kavgası da deniyor ama orada da anlaşılmaz bir durum var. Toprakların sahipleri o kadınlar değil. Erkekler... Ama kadınlar öldürülüyor. Sizce bu bir rant kavgası mı? 

    Bu köyde bir alabalık tesisi var ve onun kullanımıyla ilgili bir takım sıkıntılar var. Öldürenler bu tesisten yararlanamıyorlar. Geçmiş örneklere baktığımızda bu tür husumetler çok büyük çatışmalara, çok sayıda cinayete neden olmuyor. Ama Doğu ve Güneydoğu’da bir rant kavgasının olduğu da bir gerçek tabii. Ekonomik imkânların bazı insanlara kazandırdığı zenginlik ve güç, diğerlerini haddinden fazla kıskandırıyor. Çünkü adam o zenginliği kendi çalışarak elde etmiyor. Devletin sağladığı fırsatlarla, ihalelerle, gayrı meşru işlerle, silah, eroin, sınır kaçakçılığıyla, tapuda dönen rüşvetlerle, siyasi ilişkilerle zenginleşiyorlar. Dolayısıyla devletle ilişkiden ötürü zengin olanlarla olamayanlar arasında bir kavga başlıyor. 

    Bu katliamı Kürt törelerine bağlamak isteyenler çıktı. Kürtlerin töresinde böyle toplu katliamlar var mı? 

    Belli sorunları belli etnik kökenlere mal etmek ahlaki değil. Türkiye’de töre ve namus cinayetleri sadece Kürtlere mi özgü? Karadeniz’de, Çanakkale’de yok mu töre cinayetleri? Var. Sadece bizim bölgede daha yaygın, çünkü Kürtler daha az bireyselleşmişler. Geleneksel değerlerini daha çok koruyorlar ve daha kabile anlayışına sahipler. Daha sıkı akrabalık ilişkileri var. Mesela kan davaları yabancılar arasında yaşanmaz. Yakın akrabalar arasında yaşanır. Kürtler arasındaki bu yakınlık ve sıkılık, çok kolay çatışmaya dönüşebiliyor, adam, çok yakın ve sıkı ilişkide olduğu kişiyi yok edebiliyor. Bölgede yaşanan bir çelişkidir bu. Ama ben Kürtlerin töresinde hiç böyle toplu katliam duymadım. 1600’lerde Danimarka’da böyle bir katliam, soykırım yaşanmış. 

    Neredeyse ortaçağdan bir örnek vereceksiniz. Aslında Türkiye’nin içinde birkaç tane Türkiye var. İstanbul’un gelişmiş semtlerinde 21. yüzyıl yaşanıyor. Bazı bölgelerinde 20. yüzyıl sürüyor. Sosyolog olarak baktığınızda Güneydoğu size göre hangi çağda yaşıyor? 

    Ortaçağ bile değil bu. Ortaçağ’da katliamlar olurdu ama bütün geleneksel dönemlerde şöyle de bir durum vardı. Aileler arasındaki çatışmalara itibarlı bir kişi el koyardı. Adil davranacağına ve sorunu çözeceğine inanılan bu kişi sorunu çözerdi ve insanlar bu çözüme ses çıkaramazdı. Mesela Diyarbakır’da kan davalarında barışı sağlayan bir kasaptır. Kan davası olduğunda aileleri o barıştırıyor. İşin acıklı yanı, bölgede bugün barış elçisi olarak sadece o var. Eskiden böyle yüzlerce barış elçisi vardı. 

    Ne oldu, sayıları neden azaldı? 

    Barış elçilerini devlet ve PKK azalttı. Onlara gösterilen itibar kayboldu. Artık hayatın içinde toplumun dengesini elinde tutabilecek böyle önemli kanaat önderleri kalmadı. Aşiret düzeninin barış elçileriydi bunlar. PKK ise aşiretlere karşıdır. Çünkü insanlara kendi ideolojisini yerleştirmek istiyor ve aşiret düzeninin insanlarına , ‘bunlar öz bilince sahip değiller’ diye kızıyor. PKK’nın insanlara kendi ideolojisini yerleştirmek istemesi aydınlanmacı bir yaklaşımdır. Cumhuriyet’in yaklaşımı da aydınlanmacıydı. Bu konuda ikisi paraleller. 

    Anlamadım... 

    İkisi de, toplumun kendi dinamikleriyle aydınlanmasını istemiyor. Toplumun kendi istekleri doğrultusunda aydınlanmasını istiyorlar. Dolayısıyla insanların birey olmasını değil, kendilerine itaat eden kalabalıklar olmasını istiyorlar. Aşiretlere kızıyorlar ama onlar da insanları sopayla hizaya getirmek istiyorlar. Aslında onların kurmak istediği sistem de bir tür aşiret sistemidir. Bir ağayla, bir savcı arasında ne fark var? Mantık olarak paraleller. İkisi de kendi isteği ve fikri doğrultusunda, insanlara dayatmacı davranıyorlar. Aşiret sisteminin ve cumhuriyet sisteminin insana bakışı aynıdır. Aşiret sisteminde insanların kul olduğu söyleniyor. Cumhuriyet ne üretti ki? O da kul üretmek istedi. 

    Kürtlerin töresinde böyle toplu katliamlar olmadığını söylediniz. Çocukları niye öldürüyorlar? Böyle toplu kadın öldürmeye hiç rastlanıyor mu peki? 

    Hayır. Sadece bir, iki kişi öldürürler, o kadar. Bunlar çocukları da öldürüyor. Bir soykırım bu. Kökünü kurutuyor. Başka izahı yok bu katliamın. 

    Bu katliam, bir dehşet, panik ve terör yaratmayı amaçlıyor gibi gözüküyor. Katiller kimi dehşete düşürmeye çalışıyorlar? 

    Aileler arasındaki husumette bir birikmişlik var burada. Koruculuk sistemi toplumun ayarını bozdu. Bu toplumun geleneksel dönemlerden kalma iyi, kötü bir dengesi vardı. Çok sağlıklı değildi ama aşiret sisteminin bir dengesi vardı. Devlet sürekli müdahale etmeseydi, bu sistem kendiliğinden tasfiye olacaktı. Devlet müdahale ettiği için aşiret sistemi bir türlü yok olmadı. Koruculuk sistemi yoluyla aşiretler, paralı asker haline getirildiler ve devletle birlikte hareket ettikleri için de bütün bölgede güç kazandılar. İllegal işlerden zenginleştiler. Mesela köyde bir anlaşmazlık olduğunda ilk başvuracağınız devlet kurumu neresidir? 

    Neresidir? 

    Jandarma karakoludur. Adam korucu olduğu zaman karakolla daha senli benli oluyor. Bir anlaşmazlık çıktığında ya da devletle bir işi olduğunda korunuyor, kollanıyor. Devletle birlikte hareket ederek, devletin gücünü yanına alıyor ve dokunulmaz hale geliyor ve her türlü imkândan yararlanıyor. Dolayısıyla koruculuk yüzünden köylüler arasında bir kıskançlık yaşanıyor. Devletin gücünü yedeğine alan silahlı güçlerin, askerin, polisin neler yaptığını biliyoruz. Devletten maaş alan ve 24 saat devletin verdiği silahla dolaşan koruculuk bölgenin dengesini çok bozdu. 

    Kırk dört kişiyi öldürenler korucu. Korucu olmanın kendilerini kurtaracağını sanmış olabilirler mi? 

    Bu mümkün... Bu işi kovuşturacak olanlardan, güvenlik birimlerinden bile söz almış olmaları mümkün... Kendilerine yandaş bulmak ve ilerde başka türlü işler yapmak üzere, bu olayın çok fazla soruşturulmayacağı yönünde bir sözün verilmiş olması ihtimali var bunlara. Ergenekon soruşturmasında görüyorsunuz. Tahmin edemeyeceğimiz ilişkiler ortaya çıkıyor. Bunlara kim, ne söz verdi bilemiyoruz ama böyle bir söz verilmesi ihtimali çok yüksek. 

    Katliamı yaptıkları iddiasıyla gözaltına alınanların cinayetleri işlediklerini itiraf etmedikleri ortaya çıktı. “Biz öldürmedik” demelerini nasıl açıklıyorsunuz? 

    Eğer bu iş planlıysa ve kendilerine soruşturulmayacakları sözü verilmişse, cinayetleri işlediklerini reddetmeleri zaten çok doğaldır. 

    Korucular bugüne kadar 12 bin suça karışmışlar. Korucular niye bu kadar çok suç işliyor? 

    Cinayet işlerken korunacaklarını düşünüyorlar. Ben bölgedeki hukuku da takip etmeye çalışıyorum. Davalarda ilk tutanaklar ve ifadeler çok önemlidir. Çünkü kişiler çok fazla mizansen kurmadan veriyorlar ilk ifadelerini. Korucular, Jandarma tarafından alınan ilk ifadelerinde korunuyorlar. Bu doğal, çünkü PKK’ya karşı birlikte savaşıyorlar. 12 bin korucu suç işlediklerinde ilk tutanaklar onların lehine olacak şekilde tutulduğundan, çok ağır bir cezayla karşı karşıya kalmıyorlar. Dolayısıyla suç işlemeye devam ediyorlar. Korucuların ölüm makinesine dönüştükleri söyleniyor. Yıllardır çatıştıkları için bunlar için adam öldürmek artık normal bir şey olmuş. 

    Kürtler bu katliam hakkında ne hissettiler? 

    Bu, yeni bir şiddet türü. Kürtlerin bildiği bir şiddet değil. Bu yüzden insanlar çok ürktüler. Çünkü şiddet bulaşıcıdır ve yayılır. Bu, bölgedeki ilk ve son katliam olmayabilir. Birileri bu yeni şiddet modelini deneyebilir. 

    Bu katliamı PKK’nın üstüne atmak için işlemiş olabilirler mi? 

    Onu ben de duydum. Bu uzak bir ihtimal değil. Zaten hükümet de, bu olay olur olmaz hemen bir açıklama yaptı, “Bu, PKK’nın işi değil” dedi. Hükümet, anında açıklamasıyla, oynanmak istenen oyunu bozmuş olabilir. Bence, Beşir Atalay’ın içişleri bakanı olarak görevde kalmasında, onun, bölgede bu tür kirli ilişkilere bulaşmamış olması çok etkili oldu. Beşir Hoca’yı Kırıkkale Üniversitesi’nden tanıyorum. Ağır hareket eden biridir ama temiz bir adamdır. Kirli işlerle ilişkisi yoktur. Bu yüzden de büyük bir rahatlıkla katliamdan sonra hemen açıklamayı yaptı. “PKK değil” dedi. Onun bu dönemde içişleri bakanı olması bir şanstır. Beşir Atalay’ın içişleri bakanı olması, Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı olmasından çok daha önemlidir. Bunu bütün samimiyetimle söylüyorum. 

    Bir başkası içişleri bakanı olsaydı neler olabilirdi sizce? 

    Büyük ihtimalle bu olay PKK’nın üstüne yıkılırdı. Tam Kürt Konferansı öncesinde böyle bir şey olabilirdi. Böylece PKK’yı silahsızlandırma ve DTP’yi legal alanda tutma çabaları boşa gidecekti. Ortam sertleşecekti ve bu, Ergenekon sürecini de etkileyecekti. ‘Katliam yapıyorlar, DTP’yi kapatalım’ denilecekti. Ama şimdi ortaya tam tersi bir durum çıktı. Koruculuk sistemi tartışmaya açıldı. Beşir Atalay’ın, anında açıklama yaparak, bu süreci böyle tersine döndürmede çok büyük etkisinin olduğunu düşünüyorum. Bu katliamı, ne koruculukla, ne savaşın yarattığı şiddet ortamıyla ne de töreyle açıklayabiliyoruz. Bu katliamın karanlıkta kalan yönleri var. Bu çok planlı bir şey! Büyük bir ihtimalle bunlara, bu işin örtbas edileceğine dair bir vaatte bulunuldu. 

    Koruculuk sistemi tartışmaya açıldı ama Genelkurmay koruculuk sisteminin tasfiye edilmeyeceğini açıkladı. Genelkurmay’ın kaldırılmasına karşı çıktığı koruculuk, bölgenin hukuksal ve sosyal yapısını nasıl etkiliyor? 

    Koruculuk sivilleşmeyi engelliyor. Bölgede insanlar ya PKK’lı ya da korucu olup, silahlı bir gücün parçası haline geliyorlar. Oysa demokrasi ve hukuk için sivil alan lazım. Bölgenin sivilleşmesi lazım. Ayrıca koruculuk halk arasında onur kırıcı bir konum. Devlet katında itibarlı olmak halk katında itibarlı olmak anlamına gelmiyor. 

    Bu katliam koruculuk sisteminin sonu olur mu? 

    Umarım olur. Bu insanları işten çıkarmayalım. Maaşlarını ödemeye devam edelim. Bunların maaşlarının kesilmesi tehlikeli. Kesilirse, toplumun içinde birer ölüm makinesi olarak dolaşmaya devam ederler. Sadece silahlarını ellerinden alalım ve ormancılık gibi alanlarda istihdam edelim bunları.

    9 Mayıs 2009 Cumartesi

    Liberaller, Kemalistler ve faşizm

    [Yorum - Atilla Yayla]

    Lisans öğrencisi olarak Ankara SBF'de okurken siyasal ideolojilerle ilgili görüşlerimizi etkileyen hocaların çoğu, derslerinde sosyalist perspektifi kullanır ve sosyalist tezleri kesinleşmiş bilimsel gerçeklermiş gibi bize aktarırdı. Faşizmle ilgili anlatım da bu çerçevede yapılırdı.

    Buna göre faşizm ile liberalizm bir paranın iki yüzü gibiydi. Büyük iş çevreleri gelişen sosyalist hareketler karşısında sıkışınca çareyi faşizme başvurmakta bulurdu. Sosyalist hocaların faşizm anlatımının ikinci parçası, faşizmin irrasyonel, kan bağını öne çıkartan, reaksiyoner bir hareket olduğu ve sağlam bir teorisinin bulunmadığıydı.

    Bir süre bu faşizm fikrini kafamda taşıdım. Daha sonraları karşıma çıkan iki önemli yazar görüşlerimin sarsılmasına yol açtı. O kadar ki, çok geçmeden onları tamamen terk ettim. Bu yazarlardan ilki ünlü özgürlükçü filozof Hayek'ti. Hayek, faşizm ile liberalizmin değil aslında faşizm ile Marksist sosyalizmin bir paranın iki yüzü gibi olduğunu, bu iki akımın felsefi öncüllerinde nispi bir farklılık olsa dahi yarattıkları siyasi ve iktisadi yapıların aynı olduğunu ileri sürmekteydi. Bu tezleri en etkili tarzda Kölelik Yolu (Liberte Yayınları) adlı ölümsüz eserinde dile getirdi.

    Diğer yazar A James Gregor'du. Gregor neredeyse akademik hayatının tamamını faşizmi incelemeye tahsis etmişti. En önemli katkısı piyasada tedavülde olan –yukarıda birkaç cümleyle özetlediğim- ana faşizm yorumunun sosyalist bir yorum olduğunu göstermesiydi. Zamanla anonim "bilgi" haline gelen bu yorum sosyalist yazar Franz Neumann'a (Behemoth: The Structure and Practice of National Socialism (1942)) aitti. Gregor, eserlerinde sosyalist teorinin tarihi boyunca yaklaşık on tür faşizm yorumu yaptığını ve bu yorumların genellikle Sovyet Rusya'nın siyasi durumuna ve diğer ülkelerle ilişkilerine bağlı olarak değiştiğini gösterdi. Faşizmin sadece bir reaksiyoner yaklaşım olduğu, ciddi bir teorisinin bulunmadığı yolundaki tezleri de çürüttü.

    Gregor'a göre İtalya'da en akıllı Marksist düşünürler dünya ölçeğinde sosyalizmin imkânsız olduğunu gördükleri için daha realist, bir başka deyişle lokal ve ulusal totaliterizme yönelmiş ve kuvvetli bir teori geliştirmiştir. Yani, bazılarının sandığının aksine, faşizmin güçlü bir entelektüel geleneği vardır. Faşizm aynen Marksist sosyalizm gibi bir ideal birey ve toplum tiplemesi yapan ve onları yaratmak için siyasi otoriteyi kullanmayı öngören devrimci, devletçi, baskıcı, totaliter bir yaklaşımdır.

    Faşizmle ilgili olarak ele alınması gereken bir diğer nokta genel bir etiket olarak faşizmin nasyonal sosyalizmi de kapsayacak biçimde kullanılmasının doğru olup olmayacağıdır. Popüler siyasi dilde faşizm, hem İtalyan faşizmini hem de Alman Nazizmi'ni kapsayacak şekilde kullanılmaktadır. Bunda bir yanlışlık ve bir yanıltıcılık vardır. Nazizm nasyonal sosyalizmin kısa adıdır ve Nazizm'in sosyalist karakteri ve kökleri çok belirgindir. Hayek bu yüzden Kölelik Yolu'nda "Nazizm'in sosyalist kökleri" üzerine bir bölüm yazmıştır. Faşizm terimi nasyonal sosyalizmi de kapsayacak şekilde kullanılınca nasyonal sosyalizmin özünde sosyalist bir model olduğu gözden kaçırılmaktadır. Bu yüzden, İtalyan faşizmi ile Alman nasyonal sosyalizmini bir torbaya tıkıp aynı adla adlandırmaktansa faşizm ve nasyonal sosyalizm etiketlerini ayrı ayrı kullanmak daha doğru olacaktır.

    Faşizm, nasyonal sosyalizm ve Marksist sosyalizm, aralarında kimi farklılıklar olsa bile, insan ve toplum, birey devlet ilişkisi, devletin fonksiyonları, ekonomik hayatın düzenlenme biçimi hakkında pek çok ortak görüşe sahiptir. Buna rağmen 20. yüzyılın en vahşi despotizmini yaratmış olan Marksist sosyalizm aklanıp yüceltilmekte ve sadece faşizm (nasyonal sosyalizm öne çıkartılmadan) ayıplanıp kınanmakta, mahkum edilmektedir. Başka bir deyişle totaliterizmin bir türü yüceltilmekte, diğer bir türü kınanmakta ve yargılanmaktadır. Habermas gibi demokrasi teorisyenliğine soyunan kimi tanınmış yazarlar dahi komünizmin sorgulanmasından ve Nazi suçlarıyla komünist suçlara aynı muamelenin yapılmasından rahatsızlık duymaktadır.

    Bunun sebepleri elbette araştırılmalıdır. Ancak, beni bu yazıyı kaleme almaya iten asıl etken son zamanlarda kimi Kemalist köşe yazarlarının liberal aydınlara yönelik saldırılarında yeni bir taktik geliştirmesi ve "liberal faşist" kavramını sahneye sürmeye çalışmasıdır. Hiç şüphe yok ki bu kavram bir oksimorondur (yan yana getirilmesi imkânsız iki kavramın birlikte kullanılmasıdır). Şüphesiz, "kendine liberal diyen" bazılarının kimi illiberal fikirleri savunabildiklerini gösteren örnekler az da olsa vardır. Lakin, birer felsefi akım olarak liberalizm ile faşizmi-nasyonal sosyalizmi bir arada düşünmek mümkün değildir. Nitekim, bu uyduruk kavramı kullanan Kemalist köşe yazarlarının kavramın içini doldurmaya yönelik ciddi bir çabalarını görmedik. Görebileceğimizi de sanmıyorum. Zira, ne kadar farkındalar bilmem ama, Kemalistler bu ülkenin en zayıf entelektüel kanadını teşkil ediyor. Hatta bir kanat teşkil edip etmedikleri bile tartışmalı. Keşke etselerdi ve liberal aydınları zorlayacak argümanlar geliştirebilselerdi. Bundan gerçekten çok ama çok yararlanırdık!

    Bu kimselerin liberal aydınlara faşistlik atfetmesi, liberal aydınların Kemalizm-faşizm ilişkisini sorgulamasını gerekli ve meşru kılmaktadır. Bütün ciddi araştırmalar faşizmin bazı unsurları ve faşistlerin belirgin özellikleri üzerinde birleşmektedir. Faşizm bir "tek adam" kültüne dayanır. Duçe, führer, cadillo vs. gibi isimlerle anılan bu lider asla yanılmaz, bütün toplum için –yaşayanlar yanında yaşayacaklar için de- neyin en iyi olduğunu kesin olarak bilir. Faşistlere göre toplum liderin cismi ve öğretileri etrafında sıkılmış yumruk misali birleşmeli, bütünleşmeli ve parlak geleceğini yaratmalıdır. Faşizm plüralizmi reddeder, bütünleştirilmiş bir iyi insan-iyi toplum tanımı yapar. Her bireyin bu tanıma isteyerek uymasını talep eder. Uymayanları devlet aygıtları aracılığıyla uydurur. Buna rağmen uymamakta direnenler fiziksel olarak tasfiye edilir. Faşistler devlet iktidarına tapar. Devleti yüceltir. Devleti ulaşılabilecek en yüksek beşerî iyi olarak görür. Her şey devlet içindir ve her şey devlet içindedir. "Otoriteye hörmet" faşizmin bireylerden en baş talebidir. Otoriteyi en iyi simgeleyen üniformadır. Bütün faşistler üniformaya tapar. Üniforma sahiplerini yüceltir ve sorgulanamaz sayar. Faşistler militaristtir, yani askerî yol ve yöntemleri toplum hayatının her alanına yaymak ister. Faşizme göre bireyin hak ve özgürlükleri yoktur, görevleri vardır. Hatta birey bile yoktur, aynı değerler ve amaçlar etrafında kenetlenmiş bir kolektivite olarak ulus vardır. Faşistler demokrasiye inanmaz, onu bir oyun, bir hayal, bir aldatmaca olarak görür. Faşist kafaya göre bireyler, birey birlikleri ve toplum kendini idare edemez, onların yanılmaz bir rehber olarak lidere ve onun etrafında toplanan çelik iradeli kadrolara ihtiyacı vardır.

    Şimdi her akıl ve insaf sahibi insandan hem liberalleri hem Kemalistleri faşizmin bu öğeleri ve faşistlerin bu özellikleri açısından karşılaştırmasını talep edebiliriz. Böyle bir karşılaştırmanın sonucu ne olacaktır dersiniz? Liberalizm mi yoksa Kemalizm mi faşizme daha yakındır? Liberaller mi yoksa Kemalistler mi faşist olarak adlandırılmayı hak etmektedir?

    Atilla Yayla
    08 Mayıs 2009, Cuma

    Kaynak: 

    28 Nisan 2009 Salı

    Uğur Dündar fena yakalandı


    Doğan Grubu’na kesilen cezanın ardından Maliye’ye ateş püsküren Uğur Dündar’ın gelir vergisini ödemediği için ceza aldığı ortaya çıktı.

    YAPTIĞI haberlerde yolsuzluk ve usulsüzlüklerin üzerine gitmesiyle tanınan ve Doğan Grubu’na kesilen 1 milyar TL’lik vergi cezasına en büyük tepkiyi gösteren Star Haber Grup Başkanı Uğur Dündar’ın gelirini beyan etmeyerek ‘vergi kaçırdığı’ ortaya çıktı. Maliye Bakanlığı Gelirler Kontrolörleri’nin iki yıl önce Uğur Dündar’ın hesaplarıyla ilgili hazırladığı vergi raporunda, Uğur Dündar’ın 2005 yılında bankalarda bulunan 1.7 milyon TL’lik ve 2.7 milyon dolarlık Hazine bonolarından elde ettiği faizleri devlete beyan etmediği belirlendi. Dündar’ın vergi raporunu kabul ederek, uzlaşma başvurusunda bulunduğu belirtildi.

    Uğur Dündar’ın, Maliye’den ‘gizli kalması’ için ricada bulunduğu vergi raporunun ayrıntısı şöyle: İstanbul Vergi Dairesi Başkanlığı’na bağlı Beykoz Vergi Dairesi Müdürlüğü’nün mükellefi olan İsmail Uğur Dündar, 2005 yılında gayrimenkullerinden elde ettiği gelirleri beyan etti. Dündar, bu kapsamda, vergi idaresine 63 bin 879 liralık gelir beyanında bulundu. Maliye Bakanlığı Gelirler Kontrolörleri, 2006 yılının ikinci yarısında diğer mükellefler gibi İsmail Uğur Dündar’ın beyannamelerini de incelemeye aldı. Maliye tarafından yapılan incelemede, Dündar’ın bankalarda bulunan Hazine bonolarından elde ettiği faiz gelirlerini beyan etmediği belirlendi.

    158 BİN LİRA GİZLEDİ

    BUNUN üzerine, Uğur Dündar ile ilgili olarak ‘vergi cezası’ raporu hazırlandı. star’ın ulaştığı Uğur Dündar ile ilgili hazırlanan 11 Nisan 2007 tarihli ve GKR-2007-881/3 sayılı raporda, Dündar’ın 2005 takvim yılı içinde elinde 1 milyon 762 bin liralık ve 2 milyon 754 bin dolarlık Hazine bonosu bulunduğu vurgulandı. Raporda Dündar’ın söz konusu Hazine bonolarından yıl içinde 158 bin lira faiz geliri elde ettiği halde, söz konusu faiz gelirini devlete beyan etmeyerek vergi kaçırdığı vurgulandı. Raporun sonuç kısmında, ‘Mükellef İsmail Uğur Dündar adına 2005 takvim yılı için 158 bin 234 TL matrah farkı üzerinden, Vergi Usul Kanunu’nun 29. maddesine göre, 62 bin 297 liralık (62.3 milyar lira) gelir vergisinin ikmalen tarh edilmesi, ikmalen tarh edilen gelir vergisi üzerinden 62 bin 297 TL vergi ziyası cezası kesilmesi sonucuna varılmıştır’ denildi.

    MALİYE’DEN UZLAŞMA İSTEDİ

    DÜNDAR’IN, Maliye Bakanlığı Gelirler Kontrolörleri tarafından hazırlanan vergi raporunda yer alan vergileri tamamen kabul ederek, uzlaşma talebinde bulunduğu belirtildi. Raporun kapak kısmına da ‘Tarhiyat öncesi uzlaşma taleplidir’ notu düşüldü. Raporda ayrıca ‘Mükellef vekili Burhan Özdemir’in, mükellef İsmail Uğur Dündar’ın elde ettiği faiz gelirine ilişkin olarak Gelir Vergisi Kanunu’nun 78. ve 89. maddelerinde belirtilen herhangi bir gider ya da maliyet unsurunun bulunmadığını beyan etmiştir’ denildi. Dündar’ın vergi borcunu ve vergi cezasını, uzlaşma komisyonun kararının ardından ödediği kaydedildi.

    UĞUR DÜNDAR: Rapor yazılmadan vergimi ödedim

    MALİYE Bakanlığı Gelirler Kontrolörleri tarafından, Hazine bonolarından elde ettiği faiz gelirlerini beyan etmediği için hakkında ‘vergi raporu’ düzenlenen Uğur Dündar, star’a yaptığı açıklamada, raporun usulen düzenlendiğini söyledi. Dündar ‘Banka müdürünün bizi uyarmaması nedeniyle, bonolardan elde ettiğim gelir beyan edilmemiş. Rapor yazılmadan da vergi idaresine gidip vergimizi ödedik’ dedi.

    VERGİ KAÇAKÇILIĞIM YOK

    DÜNDAR şunları söyledi: ‘Burada vergi kaçakçılığı ya da vergi cezası söz konusu değildir. Rapor da usulen hazırlanmıştır. Biz rapor daha hazırlanmadan vergisini ödedik. Burada tamamen, banka müdüründen kaynaklanan bir hata oluşmuştur’ dedi. Hazine bonosunda verginin kaçırılması gibi bir durumun olmayacağını ifade eden Dündar, ‘Benim ticari bir işletmem yok. Tüm birikimlerin kayıt altındadır. Dolayısıyla vergi kaçırma gibi bir niyetim de olamaz. Girişimim de olamaz.’

    ‘Patron vergi kaçakçısı çıksın bırakırım’ demişti

    MALİYE’NİN faizi ile birlikte Doğan Yayın Holding A.Ş.’ye kestiği 1 milyar liralık vergi cezasına en sert tepkiyi Star Haber Grup Başkanı Uğur Dündar göstermişti. Raporun siyasi baskı ile hazırlandığına ilişkin iddialarda bulunan Dündar, özetle, Doğan Grubu’nun vergi kaçırdığının kesinleşmesi halinde, ‘Ben burada durmam’ şeklinde ifadeler kullanmıştı. Dündar kesilen ceza nedeniyle 8 Şubat 2009 tarihli Star Haber’de Doğan Grubu adına hakarete varan bir açıklamayı da okumuştu.

    Maliye’den ‘gizli kalsın’ ricasında bulunmuş

    MALİYE Bakanlığı Gelirler Kontrolörleri’nin raporunun ardından, Uğur Dündar’ın ifade için vergi idaresine çağrıldığı ve Dündar’ın olayla ilgili hiçbir itirazının bulunmadığı öğrenildi. Dündar’ın, vergi denetim elamanlarından sadece olayın duyulmaması için ricada bulunduğu belirtildi. Dündar’ın, vergi raporu ile ilgili işlemleri ise vekili Burhan Özdemir aracılığı ile yürüttüğü kaydedildi.

    HÜSEYİN ÖZAY - STAR

    28.Nisan.2009 10:00:19

    27 Nisan 2009 Pazartesi

    Dönmemek üzere...

    İnsanın tüylerini diken diken eden bir konuşma... Cemaatin bugün geldiği noktayı anlamak için faydalı...

    13 Nisan 2009 Pazartesi

    Örtmenim bu konular kitapta yazmıyor

    ilkokul kitaplarında benim bildiğim bir sürü şeyi yazmıyorlar. Belki unutuyorlar, belki de vatan millet edebiyatından sıra gelmiyor. Buyurun, aklıma gelenlerden bir demet sunayım. Daha bir sürü var, bunlar misâl.



    Çoluk çocuk durmadan yazıyor, sana okulda öğretmediler mi Atam vatanı kurtardı diye? Pes yani bu kadar bilgisizlik olmaz, bak ilkokul kitapları bile yazıyor. İlkokul kitaplarında YAZMAYAN bir şey gerçek olabilir mi? Feryadı basıyorlar: Örtmenim Sevan dersini çalışmamış!!

    Halbuki ilkokul kitaplarında benim bildiğim bir sürü şeyi yazmıyorlar. Belki unutuyorlar, belki de vatan millet edebiyatından sıra gelmiyor. Buyurun, aklıma gelenlerden bir demet sunayım. Daha bir sürü var, bunlar misâl.

    Dünya harbinde DÜŞMAN’ın amacı yurdumuzu bölmek parçalamak ele geçirmek sömürgeleştirmek değil miydi?

    Birinci Dünya Savaşının son döneminde düşman savaştan sonra kurmak istediği düzeni herkesin anlayacağı şekilde açık seçik ilan etti. 5 Ocak 1918’de İngiltere Başbakanı Savaş Hedefleri deklarasyonunu yayınladı. Ondan üç gün sonra ABD Başkanı meşhur ondört İlkesini açıkladı.

    Türkiye’ye dair ikisinin söylediği neredeyse kelimesi kelimesine aynıdır.

    ■ Türkiye’nin nüfus çoğunluğu Türk olan kısmında sağlam, güçlü, güvenli (secure) bir devlet kurulmalıdır.

    ■ Nüfusu Arap olan yerler Türkiye’den ayrılmalıdır; bu yerlerin “serbestçe” gelişmesi için galip devletler gerekli idareyi kurmalıdır.

    ■ Türkiye’nin kalkınması için gerekirse bir veya birkaç devlet yardımcı olmalıdır.

    ■ Savaş esnasında Almanya’nın Türkiye’ye verdiği devasa krediler silinmelidir.

    ■ İstanbul Türkiye’ye bırakılmalıdır.

    ■ Boğazlar galip devletlerin kontrolünde uluslararası trafiğe açılmalıdır.

    Hepsi bu. Arzu eden bakıp okuyabilir, ‘Wilson’s Fourteen Points’ veya ‘Lloyd-George’s War Aims Declaration’ diye ararsanız her yerden bulunur. Sonra da bir zahmet Lozan Antlaşmasını okuyun, aradaki yedi farkı bulun. Ben şahsen bulamıyorum.

    Neden bu yolu seçtiler?Hep sanırdım ki Rusya’daki ihtilâl yüzündendir; 1917’de Rusya’ya Bolşevikler iktidara geldi, ondan korktular. Rusların İstanbul’a çıkmasını, yahut Anadolu üzerinden Akdeniz’e sarkmasını en büyük tehlike olarak gördüler. O yüzden sağlam bir Türkiye istediler. Çokuluslu eski yapının yürümediği yüz seneden beri belliydi. O yüzden yeni Türkiye’nin imparatorluk sevdasından vazgeçmesini şart koştular.

    Şimdi ta 1911 yılında İstanbul’daki İngiliz büyükelçisinin yazdığı analizleri okuyorum, hayrettir ki orada da hemen hemen aynı şeyleri demişler. Aman Türkiye’nin Anadolu’daki toprakları bölünmesin, yahut farklı devletlerin etki alanları kurulmasın, yoksa dünya savaşı çıkar... İngiltere’nin tek başına Türkiye üzerinde garantörlüğe soyunması da olmaz, tehlikelidir... En iyisi Batılı devletler ortaklaşa Türkiye’nin bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü garantilesinler, reformlara yardımcı olsunlar. Ya da illa müdahale gerekiyorsa hep birlikte konsorsiyum halinde müdahale edilsin... Merak ederseniz Sir Louis Mallet’in raporu, Feroz Ahmad’in kitabında tam metni var.

    Vatanımızı İŞGAL edip bütün kalelerini zaptetmediler mi? Bütün tersanelerine girmediler mi?

    Ettiler tabii. Dünya savaşı çıkartıp yenilirsen seni de zaptederler.

    Ama askeri işgal başka şeydir, ilhak (el koyma, istimlak etme, “bura benimdir” deme) başka şeydir. Adamlar Türkiye ile aynı tarihte Almanya’yı, Avusturya’yı, Macaristan’ı, Bulgaristan’ı da işgal ettiler. Aşağı yukarı aynı mütareke belgesini imzalattırdılar: yenik ülke derhal ordusunu terhis edecek; askeri teçhizat teslim edilecek; düşman esirleri bırakacak; galipler gerekli gördükleri limanları, demiryolu istasyonlarını, stratejik noktaları işgal edecekler. Girdiler, bir-iki sene kaldılar, barış imzalanınca çekip gittiler.

    Türkiye’de de 1923’te Lozan Antlaşması’na kadar kaldılar, sonra bir damla kan dökülmeden bırakıp gittiler. Türk antlaşmasının aslında 1919 yazında imzalanması planlanmıştı, Batı gazeteleri 1919 baharında öyle yazmıştı. Neden dört yıl gecikti? Bu soruyu sorabilsen, zaten gerisi çorap söküğü gibi gelir, modern Türk tarihini birdenbire ANLAMAYA başlarsın.

    İşgalin nedeni EMPERYALİZMİN doymak bilmez iştihası değil miydi? Kaynaklarımızı sömürmeye, kanımızı emmeye gelmediler mi?

    Eğer öyle niyetleri varsa hiç belli etmediler. İşgalin ilk altı ayının belgelerini okuyun bakın, yıllar önce vatan millet tarihçilerinden Bilal Şimşir yayımlamıştı. Adamların sanki tek derdi varmış gibi görünüyor: savaş suçlularının cezalandırılması. Bir de, memleket çapında İttihatçı direniş odaklarının dağıtılması.

    Savaş suçlularından kasıt, bir, ülkeyi savaşa sokan İttihat ve Terakki önderleri; iki, Ermeni katliamında adı çıkanlar; üç, savaş sırasında sivil halka ve esirlere kötü muamele ettiği ileri sürülen Ali İhsan Sabis Paşa gibi birkaç komutandı. Bildiğiniz Ergenekon tayfası.

    Bunlarla uğraşmalarındaki amaç bana çok net görünüyor: Yüz yahut ikiyüz kişiyi şiddetle cezalandır, geri kalanına günah çıkarma şansı tanı, “emir kuluyduk, Türk milleti olarak suçlu değiliz” dedirt. Bir keçi bul, suçu ona yükle. Eskiyi yıka, pakla, siyasette yeni bir sayfa aç. Bunu yapmadan, dünün düşmanıyla dost olamazsın.

    1945’te Nürnberg’de ve Japonya’da bu işi daha beceriklice yapacaklardı; 1918’de acemiydiler, olmadı. İşin yürümeyeceği 1919 mart-nisanında belli oldu. Ondan sonra işgalci güçlerin tavrı yüzseksen derece değişir. Öfke, kin, intikam, hakaret, cezalandırma gibi duygular söylemlerine hakim olur. Mayıs başında Paris’te toplanıp bir dizi karar alırlar. Bir kere Türk barışını belirsiz bir geleceğe ertelenir. Amerika, Türkiye mandasını KABUL ETMEYECEĞİNİ açıklar. Kilikya dedikleri Adana ve Maraş’ın Fransızlar tarafından işgaline yeşil ışık yakılır. Kars, Ardahan ve Batum’da kurulmuş olan geçici Türk hükümetinin lağvı için düğmeye basılır. Yunanlılar İzmir’e çıkartılır.

    Soru sormak iyidir. Mesela şu soruyu sorabilirsiniz: 1918 Ekimi ile 1919 Mayısı arasındaki altı ay, bir yandan Türkiye’nin tam bir askeri ve siyasi teslimiyet içinde olduğu, öbür yandan İngiltere’nin henüz ordularını terhis etmediği, dolayısıyla aktif bir müdahale için ideal koşullara sahip olduğu dönemdi. Amaç eğer Türkiye’yi yemek, yutmak, bölmek veya ezmekse, neden altı ay beklediler?

    Düşman SEVR Antlaşmasıyla yurdu esaret zincirine vururken Kurtuluş Savaşı vermeyip ne yapacaktık?

    Atatürk’e göre Kurtuluş Savaşı 19 Mayıs 1919’da başladı (gerçekte daha o yılın Şubat-Mart’ında başladı, ama burada farketmez). Millici rejim Sivas Kongresi’nin (Ekim 1919) hemen ardından Anadolu’ya hakim oldu, tüm vilayetlere kendi valilerini atadı, bürokrasiyi denetimi altına aldı. Ankara meclisi 23 Nisan 1920’de toplandı.

    Sevr Antlaşması 18-24 Nisan 1920’de San Remo konferansında şekillendi, 11 Mayıs’ta kamuoyuna açıklandı, 10 Ağustos 1920’de imzalandı.

    Demek ki mantıken Kurtuluş Savaşı Sevr’e tepki olamaz. Buna karşılık Sevr belki Kurtuluş Savaşı’na tepki olabilir.

    Kurtuluş Savaşına karşı çıkanlar VATAN HAİNİ gerici yobaz softalar değil miydi?

    Güzel ülkemizde vatan millet deyince akan sular durduğundan, Milli Mücadelecilere kamuoyunda açık açık açık karşı çıkan pek az kişi oldu. Baştan sona açık ve tutarlı bir duruş gösterenler benim bildiğim üç kişidir.

    Bir, Rıza Tevfik: Galatasaray mezunu. Modern Türkiye’nin ahlâk felsefesi üzerinde ciddi şekilde kafa yormuş ilk ve muhtemelen son düşünürü.

    İki, Refik Halit: Galatasaray mezunu. Çağın en dürüst ve duyarlı yazarı, modern Türk edebiyatına “Anadolu’yu” sokan kişi .

    Üç, Ali Kemal: Galatasaray mezunu. İstanbul Üniversitesinde edebiyat profesörü. Türk edebiyatında evlilik dışı beraberliği savunan ilk yazar. Gazeteci Hasan Fehmi cinayeti üzerine 1909’da Türk tarihinin ilk üniversite yürüyüşünü örgütleyen kişi. 1920’de üniversitenin tüm fakültelerinin kız öğrencilere açılmasını yasalaştıran Maarif Vekili.

    Üçü de resmi dilde “vatan haini” diye geçer.

    Daha ne sorular var bir bilseniz.

    Atatürk 1919’da Anadolu’ya çıkmak için neden Karadeniz’de İngiliz işgali altında olan tek liman kenti


    Samsun’u seçti?

    Düşman madem Irak’ı Suriye’yi vesaireyi sömürgeleştirme peşindeydi neden ilk iş bu yerlere yirmi sene içinde bağımsızlık vermeyi taahhüt etti?

    Lozan’da Türkiye bilmem kaç yüz bin kişilik ordu besleme hakkını kazanınca daha mı bağımsız oldu daha mı az bağımsız oldu? Bu orduyu teçhiz etmek için kime başvurdular?

    Amerikan mandasının 1918’de değil de 1946’da kurulması Türkiye için daha mı iyiydi?

    Haydn hastası olan Damat Ferid mi daha Batılıydı, meyhane havalarından başka müzik bilmeyen bazı millici askerler mi?

    İlkokul kitaplarının sınırları dışına çıkınca insanın zihni açılıyor, ufku genişliyor. Deneyin, siz de hoşlanacaksınız.

    * Yazar / sevan@nişanyan.com

    1 Nisan 2009 Çarşamba

    Manisalı Malike Antep’te nasıl ihtilal yaptı?


    Her siyasi partinin kendi hissesine düşen mesajı alacağı seçim sonuçları üzerine çok fazlaca not çıkarmıştım. Dün gazetelerdeki İslahiyeli kadın başkanla ilgili haberler üzerine rotayı buraya çevirdim.


    Çünkü İslahiye’de yaşananlardan tüm siyasi partilerin çıkarması gereken çok önemli dersler var. Aday tespit hataları, çarpık teşkilatlar ve milletvekili duygusallığının sandığa nasıl yansıdığının en çarpıcı örneklerinden biridir.

    Gaziantep’in İslahiye ilçesi doğup büyüdüğüm yerdir. Yaklaşık 40 bin nüfusu vardır, seçmen sayısı ise 19 bine yakındır.

    2004 yılında AK Parti listesinden belediye başkanı seçilen Mehmet Uludağ da ilkokul ve mahalleden arkadaşımdır. Emniyet müdürlüğünden istifa ederek aday olmuştu.

    Belki polis kökenli olması nedeniyle toplumla diyalogu zayıftı ama 5 yılda önemli icraatlara imza attı. Zamanla halk da onu öyle sevdi.

    Bu son seçimde AK Parti’den yeniden aday oldu. Karşısındaki tek rakibi partinin ilçe başkanı Osman Öztürk’tü. Haliyle teşkilat Öztürk’ün yanında yer aldı, halk ise anketlerde ‘Uludağ’ dedi.

    Genel merkez de tavrını anketlere göre belirleyip İslahiye’de Mehmet Uludağ’ı yeniden aday gösterdi. Gaziantep il teşkilatına gönderilen aday listesinde bu isme de yer verildi.

    Başkan bunun üzerine yerel gazetelere ilan verip desteklerinden dolayı halka teşekkür etti, seçim kampanyasını başlattı.

    Toplumsal direniş başlıyor

    Ne olduysa o an oldu, genel merkez listeyi değiştirdi, Mehmet Uludağ yerine Osman Öztürk’ü aday ilan etti. Sonra anlaşıldı ki, AK Parti’nin İslahiye kökenli Gaziantep Milletvekili Mahmut Durdu başbakanla görüşerek belirleyici olmuş.

    Şanlıurfa’daki ‘ceket’ efsanesi gibi İslahiye’de de Durdu’nun başbakanı ikna ederken kullandığı üslup, tavır ve ifadeler dilden dile dolaşmaya başladı.

    Başkan kararı durdurmak için Ankara’ya geldi ama çare bulamadı. Üzgün şekilde ilçeye dönerken Fevzipaşa girişinde gördüklerine inanamadı. Yaklaşık bin araç ve 2 bin kişi sloganlarla karşılıyordu: ‘Büyük başkan, sen bizim her şeyimizsin...’

    Bu toplumsal baskı ister istemez onu yeniden aday olmaya zorladı. O ana kadar aklının ucundan bile geçirmiyordu, dedi ki; ‘Bu sevgiye karşılık vermezsem görevimi yapmış olmam.’

    Çileli yolculuk

    SP, DP ve BBP kapısını çalıp ‘bizden aday ol’ dediler. Hepsiyle tek tek görüştü, diğerlerinin de rızasını alarak DP’den aday oldu.

    Ama çilesi bitmedi.

    AK Parti adayı Öztürk ve arkadaşları, ‘daha önce bizden aday olmuştu, başka bir partiden aday olamaz’ diyerek ilçe seçim kuruluna başvuruda bulunup adaylığına itiraz etti. Önce ilçe seçim kurulu, ardından il seçim kurulu itirazları reddetti. İtiraz Ankara’ya taşındı, YSK, diğer kararlarıyla çelişen ilginç bir karara imza atıp Uludağ’ın adaylığını düşürdü.

    Başkan ikinci şoku yaşıyordu.

    O gün, adaylık başvurusu için son gündü. ‘Buraya kadarmış’ dedi.

    Ağlatan karar

    DP ilçe yönetimi, kendilerine destek veren diğer partiler ve kanaat önderleriyle acilen toplanıp karar verdiler. Dediler ki; ‘Biz bu haksızlığı Uludağ soyadını yaşatarak telafi ederiz. Eşini aday gösterelim.’

    Malika Uludağ’a koştular. Ev kadınıydı. Siyasetle uzaktan yakından ilgisi yoktu. Emrivaki yaptılar, ‘adayımızsın’ dediler.

    Tek pürüz, Melika hanımın AK Parti üyesi olmasıydı. Hemen istifası sağlandı, ardından adaylık başvurusu yapıldı.

    Karar, Ankara’da YSK kapısında bekleyen eşi Mehmet Uludağ’a telefonla bildirildiğinde, gözlerinden bir iki damla gözyaşı süzüldü. Halkın bu vefası karşısında çok duygulanmıştı.

    Aracına atlayıp İslahiye’ye döndüğünde bu kez karşılayanların sayısı ikiye katlanmıştı. Belediye seçimiyle hiç ilgisi olmayan köylerden de akın akın gelenler vardı.

    Demokrasi sloganları attılar, ‘başkan seni yedirmeyiz’ diye haykırdılar.

    Başörtü itirazı

    Bununla da bitmedi. AK Partililer, bu sefer Malike hanımın adaylığını düşürmek için ilçe seçim kuruluna koştular: ‘Bu kadın başörtülü, nasıl aday olur?’

    Yetkilinin cevabı: ‘Önümdeki belgelerde başörtülü fotoğraf yok. Ben ona bakarım. Dışarıda nasıl giyindiğine karışamam.’

    Bu girişim kabaran öfke katsayısı daha da arttırdı.

    Bir vatandaş koşarak Mehmet Uludağ’a ulaştı, AK Parti’nin başörtülü adayla ilgili sözlü itirazını medyaya sızdırma önerisinde bulundu, o, buna karşı çıktı: ‘Biliyorum medyaya sızarsa bu girişimleri sadece İslahiye’de değil tüm Türkiye’de AK Parti oylarını etkiler, ama ben bunu yapamam. Siyaseti çirkinleştirmek istemem.’

    Sindiremese de sineye çekmeyi yeğledi.

    Bitmedi...

    AK Parti bu kez Malika hanımın kendi üyeleri olduğu gerekçesiyle adaylığının düşürülmesini istedi.

    Bu kez duvara çarptılar. Sinir harbi bu noktada sonuçlandı, Malika hanımın adaylığı kesinleşti.

    Sonuç; DP yüzde 40, CHP yüzde 35, AK Parti yüzde 20...

    22 Temmuz seçimlerinde yüzde 60’ın üzerinde oy alan AK Parti, yüzde 20’ye kadar gerilerken, Manisalı Malika Hanım İslahiye’de ihtilal yaptı. Hafızam beni yanıltmıyorsa Gaziantep tarihinde ilk kez bir kadın belediye başkanı seçildi.

    Dinmeyen öfke

    ‘Bitti’
    diyorsanız, yanılıyorsunuz.

    Seçim sürecinde ters tepeceği kaygısıyla derin dondurucuya konan Malika hanımın başörtüsü, seçimden sonra servis edildi. İlk oltaya takılanlardan biri, Sabah Yazarı Meliha Okur oldu. Dünkü köşesinde soruyordu: ‘Peruk mu takacak? Törenleri mi katılmayacak?’

    Diğer gazetelerde de irili ufaklı haberler vardı dün. Anlaşılan vazgeçmeye hiç mi hiç niyetleri yok.

    Hiç önemli değil. Malika hanım halk ihtilalinin lideri oldu, İslahiye halkı başarılı başkanını mahalli çetelere yedirmedi. Ömrünü çetelerle mücadeleye adamış bu kardeşlerini de mahcup etmediler.

    Canım memleketim, hepinizi kutluyorum.

    Kaynak: http://www.stargazete.com/gazete/yazar/samil-tayyar.htm

    29 Mart 2009 Pazar

    Çok şey var da, bir şey eksik

    Umur Talu - Sabah



    İnsanların ölümüne yardım ve kurtarma çabalarına tüm saygımla ama...

    Büyük devlet, bazı durumlarda fena çuvallıyor.
    Onca para dönüyor ülkede. Onca kaynak toplanıyor. Onca yere sarf ediliyor.
    Onca makam aracı alınıyor.
    Onca özel uçak çekiliyor.
    Onca silah alınıyor.
    Onca vakıf paralar topluyor.
    Onca insanın maaşlarından vakıflara kesintiler yapılıyor.
    Onca hava atılıyor.
    Onca gösteri, onca afra tafra.
    Onca zenginlik, modernlik, muasırlık nutku.
    Sonra...
    Karakol basıldığında, "21 yaşında lider konumundaki personel komutasında 21 yaşında gençler öldürülünce"...
    Golf sahalarının yanında karakollara gerekli kaynak ayrılmadığı anlaşılıyor.
    Mayında paramparça olunca çocuklar, onlara şehit deniyor ama onca para harcanmasına rağmen gerekli cihazların orada olmamasına pek bir şey denemiyor. Yoksul çocuklar asker ocağında üç kap yemek buluyor ama mermi göğsüne doğru hareketleniyor ya, işte o tam gerekli anda yelek bulunamıyor.
    Orman yangınına gerekli miktarda araç ve uçak...
    Çöken binaya, deprem enkazına zamanında ve doğru müdahale edecek örgütlenme hep eksik, güdük, gedik, delik.
    Herkesin cebinde, elinde, belinde, dilinde cep telefonu...
    Cep telefonu şirketlerinde envai çeşit imkân...
    Yurt sathında yağmur gibi kontör...
    Reklamlarda uzayı fethetmiş kapsama alanları...
    Sarı antenli çocuklar, İvedikler, gubudikler gırla gidiyor ama...
    Bir telefondan iz, acil hat başında bir iş bilen bulunamıyor.
    Kayakta bir genç, çığda bir grup, dağda parti lideri donuyor.
    Filolar büyüyor, patronlar helikopterleniyor, özel uçaklar doluşuyor, "hava"dan para kazanmak yoğunlaşıyor ama...
    Yüz yolculu uçakta işleyen yükseklik göstergesi, ünlü işadamının şirketine ait helikopterde zorunlu donanım olmayabiliyor.
    Ben bilmesem de, üç gündür bilenler aktarıyor; yok şöyle bir radar vardır, yok böyle bir cihaz Ankara'dadır, bir de gece için... nefes için... ses için... sis için... şu vardır, bu da vardır, nerededir...
    Muhtemelen birçoğu yatıyor.
    Onca ders alınmış, ibret alınmış, tövbe edilmiş olması lazım...
    Yine de "Söylenti, palavra, bilmişlik, yanılgı, yanıltma" ölümün koluna giriyor, yolunu açıyor, yüzlerce insan ve imkân yanlış yerlere yönlendiriliyor...
    Bu yüzden hiçbir kaza, sadece kaza kalmıyor.
    Hiçbir kader, kader olmaktan ibaret değil. Hep bir bit yeniği oluyor.
    Hep bir aymazlık, densizlik, hazırlıksızlık, çapaçulluk olduğu için...
    Çok sık yenilgi oluyor!
    Her gün milyonlarca insan, çoluk çocuk, zaten kaderini yanına alıp da yollara koyuluyor, hayata karışıyor, karmakarışıyor..
    "Alın yazısı" diye çiziktirilmiş "ölümüne tuzaklar, çukurlar, ihmaller, düşüncesizlikler"i yüklenerek veya bir başkasının hayatına tükürerek.

    25 Mart 2009 Çarşamba

    Meydanlar ve Erdoğan(HALUK ŞAHİN/radikal)

    Başbakan Recep Tayyip Erdoğan yerel seçim kampanyası nedeniyle gerçekten olağanüstü bir tempoyla ülkeyi harmanlıyor. Doğu, Batı, Kuzey, Güney demeden dere tepe düz gidiyor, uçaktan inip helikoptere biniyor, bir güne iki, üç miting sığdırıyor, saatlerce konuşuyor, bıkmıyor, usanmıyor...
    Bence bunu salt siyasal hırsla ya da görev duygusuyla açıklayabilmek mümkün değil. Çok açıkça belli oluyor ki, Başbakan Erdoğan kendisini seven kalabalıklarla meydanlarda bir araya gelmeyi seviyor, bundan zevk alıyor. Gazetecilerin ya da bürokratların önünde kasılan yüzü miting meydanlarında gevşiyor, aydınlanıyor.
    Erdoğan ile onu destekleyen büyük kalabalıkların buluşmasında bir ‘vuslat’ havası olduğunu söylemek yanlış olmaz: Derin psikolojik doyumları olan bir buluşma...
    Devrim Sevimay’ın önceki gün Milliyet’te çıkan söyleşinde, miting meydanında bir AKP’linin liderine duyduğu duyguları ifade ederken ‘aşk’ kelimesini kullandığını söylüyorlar. Sevimay, genel olarak AKP mitingçilerinin Erdoğan’a duydukları duyguların çok yoğun olduğunun hemen anlaşıldığını belirtiyor.
    Yandaş kalabalıklarla Erdoğan arasında miting meydanlarında göze çarpan bu ilişki, AKP liderinin gittikçe belirginleşen ‘popülist lider’ profiline uygun düşüyor.
    ‘Varoş popülizmi’ başlıklı yazımda daha ayrıntılı olarak anlatmıştım: Güçlerini ülkenin belirli elitlerine karşı çıkarak elde eden popülist liderler (ki bunlara daha çok Latin Amerika’da rastlanıyor) kitlelerle aracılar ile değil, doğrudan temas kurmayı tercih ederler. En etkili oldukları anın kalabalıklarla göz göze geldikleri an olduğunu bilirler. Ülkeyi ‘hortumlamaya alışmış’ elit tabakalarını (bürokratlar, medya, iş dünyası, masonlar,sendikacılar, vb.) yerden yere vururken kitlelerden aldıkları güçlü destek onlara moral verir. ‘Biricik’liklerini pekiştirir.
    Öyle sanıyorum ki AKP lideri Erdoğan için de durum böyle. Son yıllarda artan kuşatılmışlık duygusundan kendisini kendisini kurtardığı yer miting meydanları.
    Evet, ‘kuşatılmışlık’. Son dönemde Türkiye’nin siyasal ve sosyo-ekonomik erk konuşlanmasında Erdoğan’a karşı saf tutmuş olanlara nesnel olarak baktığımızda, Erdoğan’ın niçin öfkeli olduğunu ve niçin güç şerbetini meydanlarda aradığını anlayabiliriz.
    Sivil ve askeri bürokrasi, yargı, aydınların önemli bir kısmı, İstanbul sermayesi, medyanın en etkili kesimleri, sendikalar çoğu kez karşısında..
    İdeolojik olarak sağdan sıkıştıran MHP, soldan sıkıştıran CHP, İslamci tabandan kıskaç harekâtına girişen Saadet Partisi...
    Fethullah Gülen cemaati ve bir öbek ‘liberal’ destek veriyor, ama nereye kadar? Kuşkusuz Erdoğan onlara da sonuna kadar güvenilemeyeceğini biliyor.
    Belli ki, Erdoğan işte bu kuşatılmışlığı şimdi onu meydanlarda alkışlayan kalabalıkların huruç harekâtıyla aşmayı planlıyor. Onlara askerlerine bakan bir komutan gibi umutla ve sevgiyle bakıyor...
    Bu kalabalıklar onu şimdiye kadar hiç yanıltmadılar...
    Şimdilik...
    29 Mart bu açıdan da bir sınav.

    Altı Çizili Satırlar Sitesi

    Mavi Çadır